11 Aralık 2017 Pazartesi

Menderes neden idam edildi... (Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)


(Bu yazıyı okuyun ve bu günü düşünün, çok şeyin farkında olacaksınız..)

Adnan Menderes İmralı Adası'nda 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13:21'de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?

1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,

2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,( Azınlıkları tasfiye hareketi)

3- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,

4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,

5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,

6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek

7- Kırşehir'i (DP'ye oy vermediği için) haksız olarak ilçe yapmak,

8- Yargı bağımsızlığının ihlal etmek,

9- Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak,

10- CHP'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak, Gibi nedenlerle.

Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?


Bence hiçbir suçun cezası idam olamaz, idama tamamen karşıyım.
Fakat Menderes de idama karşı mıydı?
Elbette değil, 1951-1960 yılları arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi.
İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955'te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin'di. İnfazı, Ankara Samanpazarı'nda halka açık olarak yapıldı.
Suçu neydi?
Rusya için casusluk yapmak.
Menderes'in başka suçları yok muydu? Aslında Menderes'in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi.

ABD'nin tepkisinden çekinen Gürsel hükümeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.


1- 1951 yılında Menderes hükümeti Kore Savaşı'na (Yurt dışına asker göndermek ve/veya herhangi bir ülkeye savaş açmak onun görevi olmasına karşın, TBMM'den izin almadan) Amerika için asker gönderdi.Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore'de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.

2- 1952'de (ABD ve)NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.

3- 1954 yılında Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.

4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları için kapatıldı.Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları,Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapattı.

5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'yı destekledi
6- 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm ettirdi.

7- "Tahkikat Komisyonu"nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.

8- İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

9- Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü.Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.

10- Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker,Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melahat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevk edildiler.Aslında Menderes hükümeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950'de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etmişti.

1950-1960 DP hükümetinin kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalıştım.
Başbakan Erdoğan, Menderes'in ölüm yıl dönümü ile ilgili olarak yaptığı konuşmayı Necip Fazıl'dan şiir okuyarak tamamladı.

Ben de Nazım Hikmet'tin bir şiiri ile yazımı tamamlıyorum.

O şiirde belki Menderes'in niçin idam edildiğini de bulabilirsiniz.


DİYET

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,

iki gözünüzle bakarsınız,

iki kurnaz,
iki hayın,
ve zeytini yağlı iki gözünüzle
Bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak, vıcık vıcık terli iki elinizle okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi, ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yok'um.
Beni, Üniversiteli yedek subayı, Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum,
alacağım da...
25 Haziran 1959

8 Aralık 2017 Cuma

” Bakire ” Kızlar Şarabı


” Bakire ” Kızlar Şarabı

“Bakire Kızlar” tarafından ezilen üzümlerden yapılan şarapların daha lezzeti olduğu hakkında ortaya atılan görüşün gerçeklik payı ne kadardır ve kaynağı nedir?

Şarap alırken neye göre davranırsınız? O şarabı almanızda etken olan şey nedir? Marketlerden şarap alırken rafın önünde durup fiyatlarına ve etiketlerin şekline, tasarımına bakarsınız. Kararsız kaldığınızda ise telefona sarılıp bir bilene danışırsınız. Kendinden emin bir şarap sever iseniz, etiketleri inceler, üzüm cinslerine, hasat yılına, bağının bölgesine, alkol derecesine v.b. diğer bilgilere de bakıp karar verirsiniz.


Şarap etiketlerinde yazılan bilgiler Yeni ve Eski dünya şaraplarında farklıdır. Yeni Dünya; ( Birleşik Devletler, Avustralya, Şili, Arjantin, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Türkiye ) genelde şarabın etiketinde üzümün adını belirtir. Eski Dünya; ( Fransız, İspanyol, İtalyan ) şarapları ise genellikle şarabın yapıldığı bölge, köy, bağın adını verir, üzümü belirtmez. İtalyan ve İspanyol şarap şişelerinde üzümün cinsinin yazdığına rastlayabilirsiniz ama Fransızlarda hiç yazmaz. İthal şarap ise, getiren firma şişe arkasına yapıştırdığı extra etikette Türkiye’deki kurallar gereği üzümün cinsini yazar. Fransızların yazmamasının nedeni: Bölgelere göre hangi üzümün yetişeceği bellidir. Hangi bölgede hangi üzümlerin yetiştirileceği kesin kurallarla belirtildiği için o bölgede başka bir üzümü yetiştirmenize izin verilmez. Mesela; Bordeaux şişesindeki şarap bir kupajdır. Cabernet Sauvignon ağırlıklı Merlot, Cabernet Franc, Petit Verdot üzümlerinden yapılan şarapların karışımıdır. Yine Bordeaux ama Pomerol bölgesinde’ne aynı kupaj merlot ağırlıklıdır.




Bu şarap bölgeleri ve yetiştirilen üzümlerden yapılan şarapların içeriği dipsiz bir kuyu gibidir. Biz Bakire Kızlar konusuna geri dönelim.

Şarap etiketlerinde yazılanlardan örnekler vermemin nedeni etiketlerde yazılanlar hakkında biraz bilgi vermekti. Peki; siz şarap etiketlerinde yöre, üzüm cinsi, yapım şekli veya bölge olarak “Bakire Kızlar Şarabı” diye bir ibare gördünüz mü? Ama böyle bir şey duymuşsunuzdur. Veya şimdi duyuyorsunuz. Evet böyle bir şey var. Ama nasıl?



Şarap yapımında aşamalardan en yorucu olanı üzümlerin toplandıktan sonra saplarından ayrılması ve tanelerin patlatılması kısmıdır. Şimdilerde bu zorluk teknolojinin ürettiği makineler yardımıyla büyük ölçüde giderilmiş olmasına rağmen yine de yoğun çaba gösterilmesi gereken kısmı budur. Makine yardımı olmadan üretildiği yıllarda işler insan gücü ile yapılıyordu. Antik zamandan beri üzüm ezme işlemi mermer veya kaya küvetler içinde yapılagelmiştir. Üzümler bu küvetlere doldurulduktan sonra üzerine çıkan kişiler tarafından çiğnenerek üzüm taneleri patlatılır. Kas gücü daha fazla olan erkekler üzüm toplama ve taşıma işleri yaparken üzümü ezme işleri genel olarak bayanlar tarafından yapılması olağandır. Bunun yanında; bazı yörelerde de ürün bereketli olsun diye yeni doğum yapmış kadınlara üzümlerin ezdirilmesi geleneği vardır.*



Günümüzde bile bu yöntemler, yani; ayaklarla üzüm ezme işlemi yaparak şarap üreten işletmelerin varlığını biliyoruz. Revaçta olan doğal, organik, geleneksel üretim başlığı altındaki ürünlere gösterilen ilginin bu üretim tarzının uygulanmasında etken olduğunu söyleyebiliriz. Biodinamik şarapçılar arasında hamile kadınları şarap tanklarına sokanlar bile var. Alkol fermentasyonundan sonra malolaktik fermentasyon devam ediyor. Ama. üzümün üzerindeki malolaktik bakteri miktarı kısıtlı . Yani ihtiyaç duyulan malolaktik bakteriler kadınların teninde mevcut (eğer hamile ise çok daha fazla var ) ve eğer üzümler onlar tarafından ezilirse malic asitleri daha düşük şaraplar ortaya çıktığı savlanmaktadır.
 **
Bazı yörelerde yeni doğum yapmış kadınlara üzüm ezdirme geleneği bu nedenle başlamış olabilir.



Ancak; şarap üretiminde iş bölümü yapılıp kas gücü yüksek erkeklere hasat ve taşıma işlerinin, bayanlara ise ayakla ezme işlerinin düşmesi ile tam olarak açıklanmadığı gibi hamile ve yeni doğum yapmış kadınların fermantasyon işlemi sırasında devreye sokulması “Bakire” olgusu ile ironi oluşturdu.

Neyse; bu “Bakire Kızlar” konusunu biraz daha irdeleyelim.

Bilindiği gibi İsa, ” Beni ekmek ve şarapla anın, ekmek benim sizler için feda ettiğim bedenimdir, şarap da akan kanımdır.” dediği için Hristiyanlıkta şarap kutsaldır ve kiliseler şarap yapımında önemli bir yere sahiptir. Bağcılığın ve şarapçılığın gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Türkiye’de bile halen “Papaz Karası” üzümü Trakya’nın önemli üzüm çeşitleri arasındadır. Aya Yorgi Kilisesinin bal mumu mühürlü “Papaz Şarabı” aranan bir şaraptır. Manastırlarda yapılan şarapların üzümlerinin ezilmesinde ise doğal olarak “Bakire” Rahibeler görev almıştır.





Kiliselerin bağcılık ve şarap yapımında öncü olmasından ve döneminde güzel şaraplar yapmasında dolayı “Bakire Kızlar” tarafından ezilen üzümlerden yapılan şaraplarının daha lezzetli olduğu şeklinde bir çıkarımda bulunulunca kilise dışında da bu uygulamanın yapıldığı olmuştur. Ama şarabın güzel olmasının üzümleri ezenlerin cinsel durumları ile değil bağın üzümlerinin ne kalitede olduğunla bağlantılı olduğunu artık hepimiz biliyoruz.Kiliseler bağları ile ilgiyi arttırdıkça şaraplarının kalitesi de doğru orantılı olarak artmıştır. “Şarap, bağda yapılır.” veya “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.” sözleri boşuna söylenmiş değildir.



Modern şarapçılıkta hijyen konular ön planda tutulduğundan malolaktik fermentasyon için gerekli olan bakteriler için hamile veya yeni doğum yapmış kadınlardan yardım istenmiyor.

2 Aralık 2017 Cumartesi

Erdoğan'ın eski yol arkadaşından bomba açıklamalar


Erdoğan'ın eski yol arkadaşından bomba açıklamalar

Erdoğan’ın eski yol arkadaşı: Başbakan olması için fon toplandı, hapse girmesi düzmeceydi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1984 yılından, Refah Partisi’nin 1998 yılında kapatılmasına kadar yardımcılığını yapan Saadet Partisi İdare Kurulu üyesi ve Milli Gazete yazarı Ekrem Şama, Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde Başbakan olması için fon toplandığını söyledi. Erdoğan’ın hapse girmesinin ‘düzmece’ olduğuna değinen Şama, AKP kuruluşunda ABD'nin parmağının olduğunu ima etti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1984 yılından, Refah Partisi’nin 1998 yılında kapatılmasına kadar yardımcılığını yapan Saadet Partisi İdare Kurulu üyesi ve Milli Gazete yazarı Ekrem Şama, Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde Başbakan olması için fon toplandığını söyledi. Erdoğan’ın hapse girmesinin ‘düzmece’ olduğuna değinen Şama, Bülent Arınç ve Abdullah Gül için ise, “Ettiklerini buluyorlar” ifadelerini kullandı.

Özgür Düşünce gazetesinden Hüseyin Keleş’in sorularını yanıtlayan Ekrem Şama’nın sözleri şöyle:

-İsrail’le anlaşma epeyce ses getirdi. Genelde o ses geçmişteki sözlere bakılarak olumsuz oldu. Şaşırdınız mı böyle bir mutabakata?
Hayır şaşırmadım. Çünkü Milli Görüş'ü bölmek istedikleri zaman, bunu bölebilecek bir adam aradılar. Aradıkları adam Tayyip Erdoğan'dır. Görüşmeler oldu, anlaşmalar oldu kendi aralarında. Sonrasında cesaret madalyaları, ABD'ye gitmeler, Yahudi Lobisi ile içli dışlı olmalar… Yani bir mutabakata varıldı. 3 maddesi vardı. Bunlar, ‘İsrail'in menfaatinin önündeki engellerin kaldırılması, ABD'nin Ortadoğu'da yapacağı operasyonlara yardımcı olmak ve İslam'ı, sivri yönlerini törpüleyerek yeniden yorumlamak.' Bu 3 madde üzerine 14 yıldır çalışılıyor. Tabii ki arada Yahudi'ye, Siyonist'e, BM'ye vuracak ama arkada hiçbir zaman onların menfaatine aykırı bir şey yapmayacak. Artık bir yere bağlamak lazımdı bunu ve gittiler anlaşmayı yaptılar. Bu anlaşmayı da Filistinlileri alet ederek yaptılar. Neydi alet ettikleri şey. Bir santral kurulacak bir hastane yapılacak birkaç gemi de malzeme gönderecek, hepsi bundan ibaret. Arkada derin menfaatler var.

“One minute’i kapıda tamir etti”

-14 yıllık bir süreçten bahsettiniz. Bu süreçteki One Minute'i nasıl değerlendirmek lazım?
Ben Tayyip Erdoğan'ı en iyi tanıyan insanım. 17 yıl bizzat yardımcılığını yaptım, mali işlerini yürüttüm. Çok fevri hareketleri olabilecek bir insan. Orada da sinirlerine hâkim olamayarak ani bir çıkış yaptı. Ama hemen kapıya çıkar çıkmaz, ‘Sözlerim sadece moderatöredir' dedi. Zaten çıkarken ona dediler ki, ‘Ne yaptın, bunu tamir etmen lazım.' O da onu tamir etti ama yandaş medya bunu kamufle ederek, One Minute'i büyük bir kahramanlık olarak sundular.

“16-17 yıl yardımcılığını yaptım”

-‘Erdoğan’ı en iyi tanıyan benim' dediniz. Hangi yıllar arasında beraber çalıştınız?
1984'te İstanbul il teşkilatı kurulmasından itibaren onun mali işler yardımcısı oldum. Refah Partisi kapatılana kadar… 16-17 senedir. Bu süreçte hem belediyede hem teşkilatta beraber çalıştık.

-İsrail’le anlaşmanın ekonomiye getirisinin büyük olacağı söyleniyor?

60 küsur İslam ülkesi var. Bunlarla ekonomi konunda irtibatların geliştirildiğini düşünün; D8'nin D16, D32 olduğunu düşünün… Oradaki ekonomik menfaatlerin yanında İsrail'inki devede kulak kalır. Bu, tamamen İsrail'le ilişkileri normalleştirme ve geliştirmenin bir perdesi ve kandırmacasıdır.

“Acaba İHH için derin bağlantı mı kuruldu?”

-İHH’ya ‘Bana mı sordunuz' dedi Erdoğan. Bunu nasıl okumak gerek?
Acaba alttan derin bir bağlantı mı kuruldu? Bülent Yıldırım daha sonra bir özür diledi çünkü. Şüphelerim var, alttan bir bağlantıyla al gülüm ver gülüm mü yapıldı? İHH olarak söylüyorum, Bülent'in kendisine böyle bir şey yükleyemem.

-Erdoğan 3 yıl önce ‘Biz izin verdik' demişti Mavi Marmara için?

En iyi ben tanıdığıma göre, bu kurgulanmamış, ani bir refleksti. Büyük bir gaf yaptı. Şimdi de bunu kamufle etmenin yıllarını arayacaktır. Tıpkı İsrail'e One Minute dediğindeki gibi…

“AK Parti 14 yıldır İsrail meselesinde ikili oynuyor”

-Vekillerin son anda inmesi meselesi var?
O gemide çok yakın tanıdıklarım, hatta akrabalarım da vardı. Abdurrahman Dilipak da bunu söyledi zaten, gemide bulunanların listesinin İsrail'e verilmiş olduğu sonradan ortaya çıktı. AK Parti milletvekillerinin gemiye binmişken indikleri ifade edildi. AK Parti ikili oynadı. Gemiye çok önem veriyormuş gibi göründü ama arkadan da istihbaratını öbür tarafa sağladı. Zaten 14 yıldır ikili oynuyor. Millete kendini İsrail düşmanı olarak lanse ediyor ama arkadan İsrail'le ilişkilerin gelişmesi için, İsrail'in dünya üzerindeki, milletler arasındaki, platforma çıkabilmesi kapıları açtı; daha da açacak.

“Türk ordusu, İsrailli komutanın emrine girecek”

Hep beraber göreceğiz, İsrail NATO'ya tam üye olacak. Üyelikten sonra bir İsrailli NATO'ya genel sekreter olacak. Türk ordusu da NATO'ya bağlı bir ordu olduğuna göre İsrailli komutanın emrine girmiş olacak. Bütün bunlar sürpriz değil Erbakan Hocamız söyledi zaten.

-Erbakan sağlığında AK Parti'yi İsrail meselesinden dolayı çok sert eleştirdi. Haklı mı çıktı?

Elbette haklı çıktı. Olayları çok iyi bir şekilde tahmin ediyordu. ‘AK Parti'ye verilen oylar İsrail'e verilmiş sayılır' demişti.

“Erdoğan 28 Şubat’tan birkaç gün sonra Hoca’nın aleyhinde konuşmaya başladı”

-Hoca ile Erdoğan arasındaki ilk kırılma ne zaman yaşandı?
Bizzat gördüğüm bir olay var. 28 Şubat'tan birkaç gün sonra o kırılmanın olduğunu dehşetle gördüm. Erdoğan başladı Erbakan'ın aleyhine konuşmaya. ‘MGK'da önüne konulan belgeleri imzaladı ve imam hatip okullarının kapatılmasını imzaladı' diye feveran etmeye başladı. Hâlbuki o zaman 18 madde daha açıklanmamış ve neyin ne olduğu belli değildi. Ben de o anda anladım ki, kazan kaldıracak ve ayrılık hareketine başlayacak.

“Zenginler, emekli askerler ve yabancı plakalar tarafından kuşatıldı”

-Kim haberdar etti peki bu maddelerden?

Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Erdoğan'la beraber görev yapıyordum. Plan Bütçe Komisyonu'nda belediyenin bütçesini yöneten kişiydim. Orada Tayyip Erdoğan'ın gittikçe değiştiğini gözlemledim. Etrafında hep Milli Görüşçüler, İstanbul il teşkilatı, Ankara'dan gelen teşkilat üyeleri olurdu. Ama yavaş yavaş bunları ayıklamaya başladığını, etrafının önce zenginler tarafından, arkasından şöhretliler tarafından, arkasından emekli askerler tarafından, arkasından yabancı plakalı şahıslar tarafından kuşatılmış olduğunu gördük. Bunlar 28 Şubat öncesidir. Demek ki birtakım temaslar oldu ve mutabakatlar yapıldı ki, 28 Şubat'ın hemen arkasından demin dediğim tablo ortaya çıkmaya başladı.

“Her an yanında olan bizler randevuyla görüşür olduk”

-Uyarılarda bulunmadınız mı?
Bizim o zamanlar Tayyip Bey'le görüşmelerimiz ancak randevu ile oluyordu. Her an görüştüğümüz Tayyip Bey'le ancak randevu ile görüşebiliyorduk. Görüşmeleri de çok kısa tutuyordu. Bizi uzaklaştırdı ve bu yüzden kendisini ikaz etme şansımız kalmadı.

“Cezaevi süreci düzmeceydi”

-Peki, Erdoğan'ın, MGK kararları üzerinden Erbakan'a yaptığı eleştirilerin haklılık payı yok muydu?
18 madde henüz açıklanmamıştı. Tayyip Bey nereden biliyordu bilemiyorum. Tayyip Bey o zaman MKYK üyesiydi. Ne demek bu? Ankara'da Refah Partisi'ni yöneten kuruldadır. Erbakan Hoca o kurulda ‘Böyle bir şey yok' diye anlatmasına rağmen, o toplantıdan çıktıktan sonra sağda solda ‘Erbakan bunu imzaladı' diye konuşmalar yapmak bir art niyetin göstergesiydi. Daha sonra açıklandı ki, Erbakan Hoca böyle bir şeye imza atmamış. Ben bir toplantıda şahit oldum. 28 Şubat'ın üzerinden 15 gün falan geçmişti. Balat'ta bir toplantıda Erdoğan, Erbakan'a atmaya başladı. Ben de seyirciler arasındaydım ve ayağa fırladım. ‘Başkan, başkan Erbakan Hoca aleyhine neden atıyorsun' dedim. O da ‘Sen bilmiyorsun Ekrem Bey, neler oldu neler oldu' diye cevap verdi. Ben de sinirlendim, kapıyı vurarak çıktım. Ondan sonra her toplantıda Erbakan Hoca'nın aleyhinde ata ata, parti kapatıldı, öncesinde cezaevine girdi. O cezaevinin de düzmece olduğu ortaya çıktı.

-Nasıl yani, neden düzmece olsun ki?

Ben gittim ziyaretine. Orada krallar gibiydi. Görüşme odası ayrı, kabul odası ayrı, istirahat odası ayrı… Hapishanede böyle bir şey olabilir mi?

“Ziyarette ABD temsilcileri vardı”

-Neler konuştunuz ziyaretinizde?
Balat'taki o toplantıdan sonra toplantılarına gitmediğim için bize biraz asık surat davrandı. Pek özel bir şey konuşmadık. Halbuki uzun uzun konuştuğu ziyaretçilerinin olduğunu sonradan duyduk ki, ABD'nin temsilcilerinin bunlardan birisidir. Neler konuşuldu, neler planlandı?

“Hoca Tayyip Bey’i aday yapmamak için çok direndi”

-2 sene önceki bir yazınızda, 1993'te dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak'ın Erdoğan'la yaşadığı diyaloğu köşenize taşıdınız. O diyaloğa göre Erdoğan Koçak'a “Erbakan Hoca seni dinliyor, söyle de hoca bu işi yapamıyor, bana bıraksın!” diyor. Peki Erbakan bu niyeti bilmesine rağmen neden Erdoğan'ı 1994'te aday gösterdi?
O adaylık sürecinde çok sorunlar yaşandı. Biz, İstanbul ve bütün Türkiye teşkilatları olarak Tayyip Bey'in üstünde ısrar ettik. Bilmiyorduk biz altyapıyı; hoca biliyormuş. Çok ısrar ettik. Hatta otobüslerle genel merkeze gittik baskı yapmak için. Hoca ısrarla ‘Tayyip Bey'i yapmayacağım' dedi. Bir bildiği varmış ama biz o zaman ‘Herhalde bu adam bunadı, İstanbul'u kazanacak adamı reddediyor' diyorduk. Hâlbuki, o partiyi ve Milli Görüş'ü kurtarmaya çalışıyormuş. Baskılardan bunaldı sonunda ve ‘Tamam olsun' dedi. Belki düzelir diye düşünmüş olabilir. Biz pişman olduk Tayyip Bey üzerinde ısrar ettiğimiz için.

“Hoca, AK Parti kurulmadan önce Erdoğan’a 3 saat nasihat etti”

-AK Parti kurulurken Erbakan'la hiç konuşuldu mu?
AK Parti ile ayrılık hareketine girildiği zaman, Erbakan Hoca, Tayyip Erdoğan'a, tam 3 saat nasihat etmiştir. Bu işin ayrılık ve tefrika olduğunu anlatmıştır. Osman Nuri Önügören diyor ki, ‘Ağzını açıp bir kez dahi cevap vermedi.' Bu toplantıda Emin Saraç Hoca da bulunmuş. Ayrıca, Erbakan, bu ayrılığa karar verdiği zaman Tayyip Erdoğan'a birçok hocayı, ilim adamı gönderdi. ‘Siyonistlerin çok uzun planları olduğunu ve bu planlar içinde kendisine yazık edeceğini. İki dünyasının kararacağını' hep nasihat etti. Ama bu nasihatler hiç dinlenmedi ve AK Parti kuruldu.

“Kurtulmuş neyin aleyhine konuştuysa, o konu kendisine bağlandı”

-Numan Kurtulmuş'u da yakından tanırsınız. Erbakan'ın yanındayken HAS Parti'yi kurdu sonra AK Parti'ye geçti. Neler söylemek istersiniz?
Numan Kurtulmuş ‘Ben AK Parti'ye gireceğim, partiyi ele geçireceğim ve Tayyip Erdoğan'dan sonra nöbet bana geçecek' diye düşünerek partiye girdi. Elbette birtakım cazibeler ortaya konulmuştu. Numan Kurtulmuş'un ne kadar aleyhte konuştuğu konu varsa, o konuları ona bağladılar hükümet içinde. Mesela medeniyetler ittifakı ve ılımlı İslam üzerine çok şeyler söylemişti. Ama AK Parti'ye girince medeniyetler ittifakının yürütülmesini ona verdiler. ‘Leşi öldürene sürükletirler' derler ya.

-AK Parti ile Milli Görüş arasında bir bağ var mı?

Bizim tespit ettğimiz bir bağ yok. Ancak bunların ‘Biz de Erbakan'ın yolundayız, biz de Milli Görüşçüyüz' demelerinin dışında bir bağ yok. Bu da bağ sayılmaz. Çünkü Erbakan'ın yolunda olduklarını söylüyorlar ama yönleri hep İsrail'e…

“Gül ve Arınç ettiklerini buluyor”

-Abdullah Gül ve Bülent Arınç önce sizden koptu sonra da AK Parti'den dışlandı. Nasıl bakıyorsunuz iki isimle ilgili bu sürece?
Men Dakka Dukka yani, kim ne yapıyorsa kendisine de aynı şey yapılır. Milli Görüş'ü bölme ve Erbakan Hoca'nın önünü kesme konusunda Arınç ve Gül başroldeydi. Ne oldu, Dakka yaptılar, duka çıktı. Menfaat çatışması vardı. ‘Ben yöneteceğim, sen yöneteceksin' çatışması vardı. Dolaysıyla sadece Arınç ya da Gül değil, bugün etrafında kim varsa, düzen devam ettikçe onlar da bir gün kapıya konulacaktır.

“Bizim de yanlışlarımız vardır”

-Milli Görüş'ün hiç mi yanlışı yok son 20-25 yıl içinde?
Elbette hatalarımız olmuştur, elbette dil sürçmelerimiz olmuştur, yapmamamız gereken şeyler yapmışızdır. Ama çok bariz bir hatamızı da göremiyoruz. HAS Parti ayırımı, arkasından mali kaynaklarımızın ele geçirilmesi, arkasından başka hususları öne çıkararak bizi bölmeye çalışmaları bizi gittikçe küçülmüş göstermektedir ama bugün Türkiye'de hatta dünyada en güçlü siyasi hareket Milli Görüş'tür.

“Geleceğin başbakanına fon oluşturuyoruz’ denerek bağış toplandı”

-Bu belediyelerdeki ihale ve ihaleden alınan komisyonlar hep konuşuldu. Birçok iddia ortaya atıldı. Sizin şahit olduğunuz şeyler var mı?
O dönemde, yani Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde, belediye içinde birkaç arkadaşımız ‘Geleceğin başbakanına fon oluşturuyoruz' diye bağış toplandıklarını bizzat kulaklarımla duydum. Gönüllü müdür, zorunlu mudur bilmiyorum. Bunu söylerken isimler de var aklımda. Ama nasıl uyguladılar ve nelerden fon oluşturdular bilemiyorum.

9 Kasım 2017 Perşembe

BU RESME ÇOK İYİ BAKIN..!! Okuyalım öğrenelim bu bilgileri, bunlar çok çok önemli bilgiler, okullarda yok bunlar, geçmeyin lütfen...



Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, açık hava

BU RESME ÇOK İYİ BAKIN..!!

Okuyalım öğrenelim bu bilgileri, bunlar çok çok önemli bilgiler, okullarda yok bunlar, geçmeyin lütfen...

Bakınız püsküllü fes giymiş yunan askeri arkadan tutuyor, bulgar askeri ise çiziyor... 
Ne çiziyor? 
Ortadaki çaresiz Türkün fesinin üzerine bir hristiyan haçı çiziyor... 
Selanik'in işgal edildiği günlerde, bütün dünyada yayınlanmış olan meşhur bir resim... 
Hani bir Osmanlı paşası olan Hasan Tahsin Paşa, 26.000 Osmanlı askerini vicdansızca yunana teslim edip, Selanik Prokolü'nü imzalamıştı... 
Selanik resmi olarak Türklerin elinden artık çıkmıştı... 
Malum, Selanik bir müslüman yurduydu ve işgali dünyada yankılanmıştı.. 
Atatürk'ün o gün ''Ah Selanik, seni bir daha Türk olarak görecek miyim?'' deyip ağladığı bilinmektedir... Kim ağlamaz memleketinde dalgalanan bayrak değiştiğinde? Gerçi kim ağlamaz artık biliyoruz...
Her şeyin mutlak bilgisinin kendilerinde olduğunu sanan Atatürk düşmanları ne demişti? Hani Selanik'in bir zamanlar müslüman Türklerin yaşadığı bir bölge olduğunu bilmeyen o zifiri cahil hainler ne demişti??? --Keşke yunan gelseydi, inancımızı rahat yaşardık, yunan Trakya'yı işgal ettiğinde kimseye dokunmadı-- demişti... İşte memleketinin bayrağı değiştiğinde bir damla bile gözyaşı dökmeyecek insan söyler bunu... Hep söyledik, Atatürk'e düşman olan, Türkün toprağının, inancının, bayrağının da gizli düşmanıdır ve müslüman da değildir... İnancımızı rahat yaşardık dedikleri de, aslında kendilerinin kripto ecnebi olmalarından ötürüdür! Zira Cumhuriyetin ilanıyla hepsi, pencerelerinden yunan bayraklarını kaldırdılar, korkularından boyunlarındaki haçları koyunlarına soktular.. Yunan gelseydi inancımızı rahat yaşardık demeleri aslında budur da, kandırdığı zavallı yeni nesil, onları müslüman, yaşamadık dedikleri dinin ise İslam olduğunu sanır... Velhasıl yunan dokunmadı dediği Trakya işgal edildiğinde, yunanın efendileri olan ingilizler henüz emir vermemişti yunan kölelerine çünkü -5 sömürgeciler- Paris'te Türkiye'yi nasıl parçalasak, nasıl taksim etsek diye karar vermeye çalışıyorlardı... Peki yunan tutup, bulgar askeri Türkün üzerine haç çizerken, hangi arap devleti halifenin ve Osmanlı devleti'nin arkasında olmuştu? Hiçbiri... Türk, hep yalnızdı!
Hakikat bunlardır işte... Atatürk'e küfür edip, Türk çocuğunu yunana ısındırmak isteyenlerin gerçeği işte budur dostlar... Yunan tuttu, bulgar çizdi haçı... Ve 1919'dan sonra neredeyse bütün Türk Milletine yapacaklardı... Yunan gelseydi fes olurdu kafada lakin, o fesin üzerinde bir de haç olurdu! Keşke yunan gelseydi diyen kiralık ucube kripto tarihçilerin yalanlarını yutmayın...
Velhasıl bu resmi o hainlere göstermenizin bir anlamı elbette olmaz fakat zehirledikleri yeni nesillere göstermek zorundayız...
Not : S. Begg tarafından çizilmiş bu resim, altına düşülmüş bir notu da kapsamakta.. Aslında ressam, işgal sırasında bu tip olayların yani dini saldırıların gerçekten yaşanması üzerine tepkisini dile getirmek maksadıyla bu resmi yapmış... 
Paylaşanın elleri dert görmesin...

Alıntı


4 Ekim 2017 Çarşamba

EKMEĞiN TARiHCESi (ilk insanın ilk ekmeği)



Résultat de recherche d'images pour "clothes made of animal skin"
EKMEĞiN TARiHCESi 

(ilk insanın ilk ekmeği)

Araştırdığım tüm kaynaklara hatta insanın ekonomi politik tarihlerini araştıran kaynakların tamamına sadık kalarak çok kısa özetleyebilirim ki insanla birlikte ekmek de vardı.


insan var oldu olalı et ile birlikte tohum da tüketmeye başlamıştır. 
Magara insanı için tohum etten daha değerli idi.
Av hayvanı boldu et kolaydı.ama tohum daha fazla işçilik istiyordu.
Etin yanında tohum tüketiminin proteinle karbonhidratın birlikte alınımının muhteşem zevkini o zamanda kesfetmislerdi.
Küçük bebekleri için tohumlari ezip sulandırarak yedirme ihtiyacı duydular.
Bir kenarda unuttukları sulu tohum ezmesinin dışarıdan aldığı bakteriler sayesinde mayalandığını gözenekler oluşup kabardıgını gördüler her zaman yaptıkları gibi onuda kızgın yatay taşların üzerinde pişirdiklerinde ilk ekmeği ve lezzetini kesfetmiş oldular.
insan tarım'ı kesfettikten sonrada artık ekmek insanın vazgeçilmezi oldu.
Bir çok arastırmacı ve bilim adamlarının antrepoloojik ve arkeoljik araştırmlarında ekmeğin tarihi ile ilgili 8-10 bin yıl öncesine ait bulgular oldugu bilinse de ben bu şekilde daha eski tarihlere dayandığı düsüncesindeyim. sadece şimdilik bulgu olmayabilir ancak bazı araştırmacılara göre de magara devri insanlarının tohum kullandığına ilişkin bulgular vardır.Ama bu kullanım mayasız ekmek şeklinde de olabilir.
insan ekmeği keşfettikten sonra ekmek ilkel toplum ekonomisinde en büyük değer oldu.
Henüz para metal keşfedilmediği dönemde küçük kolonilerde bir ekmeğin karsılıgında bir avcı takas etmek için on katı agırlıgında et hayvanı yada on tavşan ödemek zorundaydı veya bir terzi bir ekmek karşılıgında bir deri kıyafet ödüyordu.kölelere çalıştığı emeğin karşılığı yaptığı iş kadar dilim dilim ekmek olarak veriliyordu

4000 YIL ÖNCE 18 EKMEĞE BİR EV 4 EKMEGE BiR KÖLE

Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde araştırma görevlisi olan Gürkan GÖKÇEK'in Kültepe-Kaniş'ten çıkarılan tabletler üzerinde yaptığı araştırmalar oldukça ilginç bilgileri ortaya çıkarmis.
Asurlular'ın gümüşe büyük önem verdiklerini ve fiyatları gümüş üzerinden belirlediklerini ifade eden GÖKÇEK, o dönemlerde altının fiyatlandırmada çok nadir olarak kullanıldığının belirlendiğini söylüyor. Kültepe-Kaniş kazılarında çıkan tabletlerde, 4 bin yıl öncesine ait köle, hayvan, gayrımenkul, kumaş, maden, içecek ve yiyecek ile ilgili bazı fiyatlar bulduklarını belirten Gökçek'in yaptığı araştırmalara göre gayrimenkuller, diğer nesnelere göre daha ucuz fiyatlarla satılıyormuş.
Anadolu'daki Asur Ticaret Kolonilerinde, 1-1.5 segel gümüşe (1 segel; 8 gram) bir adet ekmek alınırken, ev fiyatları 18-668, tarla fiyatları, 60-180 segel gümüş arasında değişiyormuş. Buna göre bundan 4000 yıl önce dört ekmeğe bir köle, 18 ekmeğe bir ev satın alınabiliyormuş. 

Şimdilik ekmek konusunda en eski bulgular eski mısırda ve mezopatamyadır.ilk başlarda pişirmek için,iyice kızdırılmış yassı taşlar kullanılıyor.kiremit ve tuğla keşfinden sonrada fırınlarda pişirmeye başlamışlardı.
Eski devirlerde insanlar diğer yiyeceklerini herhangi bir işleme tabi tutmadan tüketmekteydi. 
Bunun tek istisnası belki de buğday ve undan üretilen ekmekti. 
Yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre M.Ö. 4000 yıllarında Babiller fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı. Yine M.Ö. 4300 eski mısırda değirmencilik ve fırıncılık sanatının neredeysse bir sektör oldugu,yapılan kazılardan anlaşılmıştır.


































3 Ekim 2017 Salı

ATATÜRK ve İNÖNÜ EROİN SATTI DİYENLER BU YAZIYI İYİ OKUSUN.!




Résultat de recherche d'images pour "Türkiye’deki Yasal Eroin Fabrikaları"
ATATÜRK ve İNÖNÜ EROİN SATTI DİYENLER BU YAZIYI İYİ OKUSUN.!
Türkiye’deki Yasal Eroin Fabrikaları

Alman ilaç devi Bayer’in morfinin bir türevi olan ve ağrı derecesi çok yüksek hastalar ile savaşta yaralanan askerlerin acısını dindirmek için uzun yıllar ilaç olarak kullanılacak eroini bulmasıyla başlayan bu garip hikaye, Avrupa ülkelerinin Türkiye Cumhuriyeti’ne ambargo uygulamasına kadar uzanıyor.
Adını hepimizin bildiği meşhur Bayer ilaç firması 1897 yılında bir ilaç keşfedip tescil ettiriyor. Müthiş ağrı kesici özelliği olan ilaç, bir yıllık fare testlerinin hemen ardından, kanser, tüberküloz ağrıları için zaman kaybetmeden piyasaya sürülüyor.
Hikayeye göre, Bayer’de çalışan bir mühendis, keşfettikleri ilacın insan bedenindeki etkilerini tam anlamak ve bir test sürüşü yapmak için, ilacı damarına enjekte ediyor, ilacın etkisindeyken de “Kendimi kahraman gibi hissediyorum” deyince, bunu duyan diğer ayık kafalı mühendisler ilacın adını “Hero’in” koyuyorlar…


İlaç niyetine yasal satılan uyuşturucular dünya farmakoloji tarihinin bir parçası. Meşhur doktorumuz Freud’un çocuk, genç, yaşlı demeden tüm hastalarına senelerce “kokain” yazdığı bilinen bir gerçek. Tıpkı, şimdi ilköğretim kantinlerinde de bulabileceğimiz ectasy isimli üzeri rölyefli hapların seneler önce Türkiye eczanelerinde “mucize zayıflama hapı” diye satılmaya başlaması gibi.
Tüm dünyada mucizevi olarak karşılanan eroin isimli ilaç, kısa sürede Amerika ve Avrupa’da bir bağımlılar ordusu yaratıyor. Ortalık eczaneleri, ilaç depolarını yağmalayan eroin bağımlılarından geçilmez hale geliyor. Batı dillerinde adı Heroin olan bu ilacın Osmanlı’ya Eroin olarak gelmesini H’leri yutan bir Trakyalı Türk tarafından getirtildiği iddiası üzerine yaslayabiliriz ama adı ve gelişinden ziyade Osmanlı’ya öyle bir geliyor ki eroin, gitmek bilmiyor…
Eroin saf morfinden yapılıyor, morfin ise afyondan. Ve o vakitler, dünyanın en kaliteli afyonu, Anadolu’da yetiştiriliyor. 62 vilayette düzenli afyon ekimi yapmakta olduğumuz yıllar. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi…
Tam o tarihlerde yeni icat edilen eroinin de ağır sonuçları görünmeye başlayınca, tüm dünyada afyon ve afyondan üretilen maddelere karşı sert bir kampanya yürütülmeye başlıyor. Elbette, afyon üzerinden büyük rantlar sağlayan ülkeler, bu kampanyaları yalanlıyor, gereksiz buluyor. Örneğin İngiltere, Afyon üretiminin sınırlandırılmasını onaylarken ticaretinin sınırlandırılması konusunda büyük direnç gösteriyor.
Ancak, tüm dünyada büyük yankılar uyandıran doktor raporları ve özellikle eroin karşısında oluşturulan konsorsiyum çalışmalarıyla, 1912 yılında Lahey Afyon Sözleşmesi diye bilinen sözleşme imzalanıp, eroin üretimi tamamen yasa dışı ilan ediliyor. İngiltere afyon üretimine sınır getirilse de, satışına getirilmemesi için ne kadar dirense de kararı değiştiremiyor…
Osmanlı ise, Lahey’e delege bile göndermiyor. 1914’te yapılan ek protokole ise delege gönderse de imza koymuyor.
Résultat de recherche d'images pour "Türkiye’deki Yasal Eroin Fabrikaları"


Sonrası Dünya Savaşı… Sonrası Kurtuluş Savaşı…
Gerçi, Sevr Anlaşması ile konu Osmanlı’yı da bağlar hale geliyor ama Anadolu’da hiçbir yasal düzenleme yapılmıyor ve Anadolu dünya afyon ticaretinin merkezi haline geliyor… Arjantin’inden, Japon’una, İtalyan’ına kadar tüm dünyadan uyuşturucu tüccarları İstanbul’u mesken ediniyorlar. İstanbul bir uyuşturucu cenneti haline geliyor. Afyon ticareti serbest, üstelik de en kalitelisi.
Milli mücadeleyi kazanıyoruz. İlk hükümetimiz kuruluyor ve yabancı sermaye hükümetimize, topraklarımızda “Eroin fabrikası” kurmayı teklif ediyor.
1926 yılında hükümetimizin aldığı bir kararla, Japon bir firma ile ortak, bugünkü Taksim Divan Oteli – Taşkışla mevkiinde Mecidiye Kışlası olarak bilinen yere tarihimizin ilk “Eroin Fabrikası” kuruluyor.Uyuşturucu Maddeler İnhisarı tarafından toz ve ekstre halinde satışa sunulan Morfin şişeleri
Tüm modern dünyada yasak ama bizde yasal olan eroinin getirdiği kazanç ve ekonomik hareketlilikle, taze cumhuriyetimiz bir uyuşturucu cenneti haline geliyor.
1929’da ikinci eroin fabrikamız, Eyüp’te Haliç kenarına kuruluyor. Adı; “Eczayı Tıbbiye ve Kimyeviye” – ETKİM.


Yine aynı yıl, üçüncü eroin fabrikamız Kuzguncuk’ta “Türk ecza-yı tıbbiye ve kimyeviye şirketi” – TETKAŞ – adı altında kuruluyor. Kurucuları arasında Kurtuluş savaşı kahramanı İsmail Hakkı’nın da bulunduğu şirketin yönetim kurulu başkanı zamanın TBMM başkan vekili ve Trabzon milletvekili Hasan Saka (1947’de Başbakan).
Bu yıllarda, Türkiye’nin 27 sanayi kuruluşu var ve bunlarının tamamının yıllık kârı 2 Milyon TL düzeyinde seyrederken, eroin fabrikalarımızın cirosu 15 Milyon TL.
Aylık bir milyon bağımlının ihtiyacını karşılayacak kadar ve en kalitelisinden eroin imal ediliyor o sıralar genç cumhuriyetimizde. Bu dönemde inanılmaz ucuz olan eroin toplumun her kesiminde kullanıcı bulmaya başlıyor, iç pazara satışı yasak olan ama denetlenmeyen madde, fabrika çalışanlarından başlayarak tüm ülkede bir bağımlılar ordusu yaratmaya başlıyor.
İçte durum böyleyken, dışarıdan tüm dünyadan gelen ambargo tehditleri, yasal zorlamalar, dayatmalara rağmen Türkiye üretime devam ediyor, 1930’a gelindiğinde dünya gazetelerinde Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü uyuşturucu satıcısı olarak resmediliyordu. 
Mustafa Kemal bu işe bir son vermek istese de Mecliste eroinden kasasını dolduran milletvekilleri nedeniyle fabrikaları kapattırıp, eroin üretimini yasadışı hale getiremiyordu.
Şubat 1930’da New York’ta yakalanan Alesia isimli bir gemide Türkiye’den yüklenmiş 500 bin dolarlık saf morfin ele geçiyor. Tam bu sıralarda da kurtuluş savaşımızın kahraman gemilerinden Pierre Loti, Lamartine, Bulgaria, Vesta gibi gemiler tüm dünyada uyuşurucu kaçakçısı gemiler olarak fişlenmiş bulunuyordu. Ekim 1930’da Londra’da düzenlenen konferansa Türkiye de heyet gönderdi, amaç uluslararası arenada eroin yüzünden darmadağın durumda olan imajı düzeltip, Milletler Cemiyeti’ne girebilmenin çarelerini aramaktı. Ancak konferansta, Türk heyetinin yaptığı hatalarla Dünya uyuşturucu kaçakçılığının merkezinin, Türkiye’nin yasal eroin ticareti olduğu belgelendi.



Artık tüm Dünya’da Türkiye adı eroinle birlikte anılmaktaydı. 1931 yılında Mustafa Kemal Cenevre’de Türkiye’nin uyuşturucu trafiğinin ana konu olduğu toplantıya bir heyet gönderdi. Heyetin başında eroin fabrikaları yönetim kurulu başkanı Hasan Saka vardı. Hasan Saka, eroin rantının tepesinde oturan isimlerdendi ve tamamen üretimi durdurmaya yanaşmıyordu. Bunun üzerine toplantıdan genç cumhuriyete ağır ambargolar uygulanması yönünde bir karar çıktı. Türkiye köşeye sıkışmıştı.
1933’e kadar göstermelik azaltmalar ve göstermelik eroin taciri tutuklamaları, sınır dışı etmeleriyle fabrikalar üretime devam etti. 1933 yılında bir gün Mustafa Kemal ani bir şekilde kabineyi toplayıp “Eroin Fabrikaları kapanmıştır” açıklamasını yaptı, direnişlere rağmen karar Halk Fıkrası tarafından onaylandı.
Ve Türkiye’nin yasal eroin fabrikaları bir takım meraklılar konuyu kurcalayana kadar tarihe gömüldü…

Konuyla ilgili kitaplar: Overdose Türkiye – F. Cengiz Erdinç


Taklamakan – Serap Bengü
Bu yazı http://hafif.org/ internet sitesinden alıntılanmıştır.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Acı biber tıbbın bir mucizesi!





Acı biber tıbbın bir mucizesi! 
Kanda şeker ve kolesterolü azaltıyor. 
Kanın pıhtılaşmasını engelliyor. 
Trigliseritleri düşürüyor. 
C vitamini ve beta karoten deposu. Daha birçok faydası var.
Son yıllarda doktorlar acı biberi romatizmal ağrıları dindirmek şekeri düşürmek ya da damar sertliğini önlemek amacıyla kullanmaya başladılar. Özellikle şeker hastalarının ayaklarında görülen yanma gibi ıstırapları dindirmede eşsiz bazı özellikleri nedeniyle bazı toplumların zaten binlerce yıldır ağrıyı dindirmek için kullandığı acı biber, güncel tıpta da hak ettiği yeri ve saygınlığı almaya başladı. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı, acı biberin faydalarını paylaştı.

Acı Yemek Sağlıktır!
Acı biberin özü olan “capsaicin” beynin endorfin salgılamasına yol açar. Bunlar doğal ağrı kesicilerdir ve vücutta bir mutluluk-iyilik halinin oluşmasını sağlarlar. Sinirlerin yumuşaması ile salgılanan endorfin vücutta ağrı kesici etki yapar.
“Sürülerek uygulanan acı biber özü, romatizmal eklem hastalıklarına bağlı artrit, fantom ağrıları, tendonit, miyalji ve zonada kullanılmaktadır. Yine acı biber özü ile yapılan ağız yıkama solüsyonları ve burun spreyleri diş ağrısı, bronşit, astım ve migren için reçete edilmektedir. Burun spreyleri kronik burun akıntılarını durdurur hapşırma ve konjesyonu azaltır.
Acı biber, sindirime yardım eder, iştah açıcıdır ayrıca kanda şeker ve kolesterolü azaltır ve kanın pıhtılaşmasını engeller. Kanı inceltir.

Dünyanın en iyi ve en ucuz ilacı
Dr. Bölükbaşı; Acı, şeker hastalığında görülen ayak yanmalarında çok yararlıdır, diyerek devam etti: Akşamları az miktarda yanan yerlere sürüldüğünde ilk üç gün önce yanmayı artırıyor gibi görülse de, uygulamaya devam edildiğinde yanmayı geçirir ve ferahlık sağlar.
Sedef hastalığında merhem şeklinde uygulama çok yararlıdır. İçerisinde bulunan C vitamini ve beta karoten maddeleri sayesinde acı biber vücuda direnç sağlar ve dayanıklılığı artırır. Bu sayede gribe karşı vücudu bir kalkan gibi koruma altına alır.


Yapılan araştırmalar sonucunda acı biberin trigliseritlerin düşmesinde önemli rol oynadığı görülmüştür. Tüm bu özellikleri ile acı biber, dünyanın en iyi ve ucuz ilacı olmaya adaydır.
Vücuttaki mikropları öldürün!
Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı; “Acı biberin içerisinde bulunan beta karoten, antioksidan ve C vitamini sayesinde vücudu kanser ve kalp krizine karşı da koruma altına aldığı yapılan araştırmalar ile ortaya konuldu, ” dedi.
Vücutta kan dolaşımını hızlandırıyor

Bu sayede felç riskine karşı da koruma sağlar. Acı biberin midede mikropları öldürme özelliği vardır. Ülser gibi mide rahatsızlıklarına sebep olan mikropları öldürmek için acı biber tüketebilirsiniz. İştah açıcı özelliği herkes tarafından bilinmektedir. Bu dezavantaj gibi görünse de acı biberin metabolizma hızlandırma ve kabızlığı önleme etkisi daha fazladır. Bu sayede zayıflatıcı özelliği vardır. Ayrıca vücuttaki yağı yakma özelliği ile kilo verdiriyor. Lifli bir yapıya sahiptir. Gün içinde 1 tane yiyeceğiniz acı biber kabızlık sorununu önler.
Fazla acı yemek zararlı mı? 

Acı biber görüldüğü gibi birçok faydası bulunan bir besindir. Fakat her besin gibi aşırı tüketiminde bazı dezavantajları ortaya çıkmaktadır. Aşırı tüketildiğinde hemoroid ve ülser gibi hastalıkları tetiklemektedir. Acı biber esansından yapılan krem gibi ürünler de mutlaka hekim önerisi alınıp, kullanılmalıdır. Sınırlı ve düzenli şekilde kullanarak, siz de vücudunuzda mucizeler yaratmasına izin verebilirsiniz.
Acı biberdeki kapsaisin maddesi birçok hastalığa iyi geliyor

Amerikan Klinik Araştırma Dergisi’nde yayımlanan çalışmaya göre, acı biberde bulunan kapsaisin adlı madde kalın barsak kanseri riskini azaltıyor.
Acı biber Amerika kökenlidir. Bütün dünyada yiyecek ve ilaç malzemesi olarak kullanılmaktadır. Acı biber, Amerika’da MÖ 7500’lü yıllardan beri insanların beslenmesinin bir parçası. Amerika’ya Avrupalıların gelmesiyle birlikte, önce İspanya ve Portekiz’de, daha sonra tüm Avrupa ve dünyada yayılmış.
Araştırmacıların elde ettiği verilere göre acı biberde bulunan kapsaisin, farelerin barsağında, tümör gelişimini baskılayan TRPV1 adlı bir ağrı reseptörünü (reseptör: ışığa, ısıya, veya harici uyarılara yanıt veren ve duyu sinirlerine bir sinyal ileten hücre) aktive etmektedir.
TRPV1 ilk olarak duyu nöronlarında keşfedilmiş; hücreyi ısı, asit ve baharat kimyasallarının potansiyel hasarına karşı koruduğu bulunmuş, bu nedenle de TRPV1 ağrı reseptörü olarak tanımlanmıştır.
TRPV1 barsak tümörlerini baskılar

Bu yeni çalışmada, epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR) ile uyarılan barsak epitel hücrelerinin de TRPV1 üretttiği ortaya çıkmıştır. Epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR) barsaklarda hücre büyümesinde kritik role sahiptir.
EGFR sinyali arttığında, bu, hücre büyümesinin kontrol dışına çıkmasına sebep olur ve tümör gelişme riski artar. Araştırma ekibinin ortaya çıkardığı sonuçlara göre TRPV1, EGFR tarafından aktive edildiğinde, EGFR üzerinde “direk negatif geribildirim” etkisiyle barsakta istenmeyen hücre büyümesini azaltır ve sonuçta tümör gelişim riski azalmış olur.
Ekip, fareleri genetik olarak TRPV1 eksikliği taşıyacak şekilde modifiye etmiş ve bu farelerde barsak tümör gelişiminin çok daha sık geliştiği gözlenmiştir. Buradan yola çıkarak, TRPV1’in çoğunlukla barsakta tümörleri baskıladığı ifade edilmiştir.
Kapsaisin, acı biberde bulunan ısı üreten bir bileşen

İnsan gibi memelilerde kapsaisin tahriş edicidir, dokularımızla temas ettiğinde yanıcı bir hisse sebep olur. Biber gazının da aktif bileşenidir. Bu çalışmada ekip, barsaklarında çok sayıda tümör gelişme riski genetik olarak yüksek bir fare grubunu kapsaisin ile beslemiştir. Sonuç olarak bu farelerde TRPV1’in aktive olduğu ve yaşamlarının beklenenden en az %30 daha uzun olduğu gözlenmiştir. Ek olarak, bir “COX-2 inhibitörü” (steroid olmayan anti-inflamatuvar bir ilaç) olan Celecoxib ile kombine edildiğinde, bu tip etkilerin arttığı kaydedilmiştir.


Karsinoma türü kanserlere karşı koruyucu olabilir

Bu verilerden yola çıkarak TPRV1’in barsak hücrelerinde çoğalmayı düzenlediği görülmüştür. Ayrıca gıdalarla aldığımız kapsaisinin TPRV1’i tetiklemesi ile barsakta tümöral gelişim baskılanmaktadır. Sonuç olarak, gelecekte, TRPV1’i tetikleyici bir ilaç ile COX-2 baskılayıcı bir ilaç kombine edilerek insanlara uygulandığında, bu durum, adenoma ve karsinoma türü kanserlere karşı koruyuculuk sağlayabilir.
Kalp krizi riskini azaltıyor

Başka bir çalışmada, uzun süreli kapsaisin tüketmenin “kardiyak hipertrofi ve fibrozisi” (kalp krizine yol açabilen kalp kası değişiklikleri) azalttığı yönünde kanıtlar sunulmuştur. Yine başka bir çalışmada, beyindeki kapsaisin reseptörünün, geliştirilme aşamasında olan bir kimyasalla baskılanmasının, özellikle karın ağrısı, duygusal stres ve anksiyete (tedirginlik) tedavisinde umut olabileceği vurgulanmaya çalışılmıştır. Kapsaisinin tek başına veya non-steroidal antiinflamatuvar ağrı kesicilerle kombine edilerek kullanıldığında, mide-barsak sisteminde koruyucu ve tedavi edici özelliklerinin olduğunu gösteren çalışmalar da mevcut. 
(Kaynak: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan)

23 Eylül 2017 Cumartesi

YAVUZ SULTAN SELİM’e ampulcüler neden saygı duyar?





YAVUZ SULTAN SELİM’e ampulcüler neden saygı duyar?

Yavuz, Türklerin ve Türklüğün tarihdeki en büyük düşmanlarından biriydi. Önce Anadolu'daki Türklerin dergahlarını, tekkelerini, ocaklarını dağıtıp, yakıp yıkıp, binlerce Türkü katletti. Sonra Arap anasının vasiyeti ile Hicazı almak için Türkiye Devleti'nin üstüne yürüdü. Türkiye Devletinin Sultanı savaş alanında ölünce ordusu dağıldı ve Türkiye Devleti'nin Atlantik Okyanusundan Hint Okyanusuna kadar olan toprakları Osmanlının eline geçti ve Araplar Türklerin kükümranlığından çıktılar.
Ardından bugünkü İran üzerine yürüyüp yeni kurulmuş ve Orta Doğudaki son Türk Devleti olan Safevi Devleti‘ni ortadan kaldırmak için ölene kadar mücadele etmiş ama Türklüğü yok etmeye ömrü yetmemiştir. Aynı politikayı Yavuz‘un oğlu ve torunlarıda devam ettirmiştir.

Türk Düşmanlığı nereden geliyor?

Hepimiz bize çocukluğumuzdan beri empoze edilen tarih öğretimiyle de, Osmanlının torunları olmakla gurur duyarız. Peki Osmanlı da Türk olmakla gurur duyuyor muydu ya da kendini Türk olarak görüyor muydu? Bu sorunun kesin cevabı Osmanlı'nın kendini Türk olarak nitelendirmediği hatta Türk kelimesinin anlamının Osmanlı için bir aşağılama terimi olmasıdır.
Osmanlılar için Türk'ün sözlük anlamı idrak-ı bilhak (anlayış yoksunu, cahil)di. Eğer birçok kişi merak edip Osmanlı belgelerini incelerse, Osmanlı hanedanının birçok yazılı belgede kendini Türk olarak nitelemekten itinayla kaçındığını görecektir.
Gerçek şudur ki; Osmanlı hanedanı biraz da saltanatının diğer soylu Türk ailerince de tehdit edilmemesi için özellikle devletin üst kademelerine ve orduya Türk soylu halkın geçişini tamamen engelleme yoluna gitmiştir. Bunun yerine devlet adamı ihtiyacını Avrupa ülkelerinden 7 yılda bir ve her bölgeden en az 40 kişi olacak biçimde, 12-15 yaşlarındaki sağlıklı ve akıllı çocukları ailerinden zorla koparıp, enderunda yetiştirerek, karşılama yoluna gitti. Yani bahtsız anadolu Türklüğüne kendi soyundan gelen bir devlette hem ordu yönetimi olan komutanlık, hem de devlet yönetimi yolu kapanmış oldu.


Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine kadar son Türk soylu sadrazamı Çandarlı Halil Paşa idi ve oda devşirme kökenli vezirlerin de etkisiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından boğdurulmuştur. Böylece Osmanlı Devletinde başta sadrazamlık olmak üzere üst düzey yönetimi, Türk kökenlilerin elinden çıkıp hristiyan kökenli devşirmelerin eline geçmiştir.

Zoraki devşirmelerin ortak yönü şudur: Bu devşirmeler analarından, babalarından, kardeşlerinden, yurtlarından zorla sökülüp alınmış mutsuz kişilerdir. Daha çocuk yaşlarında aile ve yurtlarından alınmış bu devşirmelerden çok az sayıda olanı Osmanlı'yı ve İslam'ı tam olarak benimsemiş ve hayatları boyunca kin ve nefret duygularıyla dolu olarak bu nefretlerini Anadolu Türk halkına eziyet ederek açığa vurmuşlardır.

Osmanlı Devleti'ni yöneten devşirmelerin büyük çoğunluğu Anadolu Türklerini sürekli olarak aşağılamışlar, ellerine güç geçtiğinde asıp keserek malını, canını ırz ve namuslarını ellerinden alarak, yapmadıkları rezillik bırakmamışlardır.

Hırvat kökenli devşirme sadrazam Kuyucu Murat Paşa, Güney Doğu Anadolu'da 70.000 Türkmeni öldürmüş ya da diri diri kuyulara doldurmuştur. Aman dileyen Anadolu insanına Kuyucu'nun yanıtı ''Vurun şu pis Türk'ün başını" olmuştur.

Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi'nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledir:

SAKIN Türk'Ü İNSAN SANMA,
BİR AN BİLE OLSA TürkLE OLMA,
Türk ELİNE ŞEKER OLSA, O ŞEKER ZEHİR OLUR,
Türk'ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME,
BABAN BİLE OLSA Türk'Ü ÖLDÜR.

Fatih Sultan Mehmet'in sadrazamı Mehmet Paşa, Rum çocuğu bir devşirmeydi. Bu nedenle kendisi Rum Mehmet Paşa olarak anılırdı. Osmanlı'nın Karaman seferindeki kıyımın ve talanın durdurulması için padişha yalvarmaya gelen yaşlı Türklere Rum Mehmet Paşa şu yanıtı verir. ''NİCE SIZLARSINIZ AKILSIZ TürkLER! VATANIMIN, IRKIMIN ÖCÜNÜ SİZLERDEN KARAMAN ÜLKESİNDE ALMAYA MUVAFFAK OLDUM''.

Osmanlının Anadolu Türklerine yaptığı zulümün listesi daha böyle uzar gider. Biz ise kendimizi, kendini Türk saymayan hatta Türklüğü aşağılayan bir hanedanın ve devletin torunları olarak görmeye hala devam ediyoruz. Ne mutlu ki ATATÜRK ve onun silah arkadaşları Türk Milletinin en ihtiyacı olduğu anda çıktılar ve bizi Osmanlı‘nın köleliğinden, ALLAH"a kulluğa; millet olmanın bilincine, atalarımız ve Türk olmamızla gurur duyduğumuz bu günlere getirdiler.

Osmanlı hiç bir zaman kendine Türk dememiştir, hatta birçok saraylı, şair, ozan Türklüğü reddedici söylemler eserler, şiirler yazmıştır.

Birkaç tespit:
1) Osmanlıda hiç bir zaman resmi dil Türkçe olmamıştır. Osmanlıca, Arapça ve Farsça karışımı bir dil kullanmıştır. Türkçe konuşanlar sadece kırsaldaki halk olup, Türk sözcüğü sadece Anadolu köylüleri için kullanılırdı.
2) Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan gelmekteydi.
3) Anadolu’da öldürülen Türk sayısı, Sadece Yavuz Sultan Selim zamanında 50.000 kadardır.
4) 1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.
5) Osmanlı Devleti’nde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin hiç bir zaman rastlanmadı.
6) İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.
7) Osmanlı Türkmenlere “Etrak-ı bi idrak = anlama kaabiliyeti olmayan Türkmenler” derdi (bu ibare, Osmanlı döneminde Türkmenler’e yakıştırılan bir ibaredir).
8) Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:



"Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.
Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır.
Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."


Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; "Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.


Türkleri ATATÜRK kurtardı


İslamın tehditleriyle Türk Milletini korkutan bu Arap soylular, 500 yıldır Türk Milletinin sırtından geçinip Türk Milletini sömürüyorlar. Bunları sırtlarından atmadan Türk Milleti özgür olamaz! Bunları sırtlarımızdan atmanın yolu da UYDURMA ARAP MASALLARI terketmekten geçer!
İşte bu yobaz İslamcıların Türklere ve Türklüğe olan kinleri 500 yıldır devam ediyor. ATATÜRK, Türklüğün yok olmasının önüne geçmiş en büyük TÜRKTÜR. Bu İslamcı Arap kalıntısı yobazlar işte bu yüzden bir numaralı düşman ilan etmişlerdir BÜYÜK TÜRK ATATÜRK'Ü!!!

20 Eylül 2017 Çarşamba

Hadi gözünüz aydın. Lütfen kurallara uyalım, haramdan uzak duralım :)




Hadi gözünüz aydın. Lütfen kurallara uyalım, haramdan uzak duralım :)

Dünyanın ilk ‘helal s-ks rehberi’ yayınlandı
Dünyanın ilk ‘Müslüman kadınlar için s*ks rehberi’ internette satışa sunuldu.

İngiliz medyasının haberine göre, rehberin yazarı ismini açıklamak istemedi ve Umm Muladhat lakabını kullandı. 54 sayfalık kitapta öpüşme ve s*ks pozisyonları ayrıntılarıyla anlatılıyor.

‘SADECE EŞLERİYLE S*KS YAPMALILAR’

Müslüman kadınlarının s*ks hayatından zevk alması gerektiğini ifade edilen ‘helal s*ks rehberinde’, Müslüman kadınların sadece eşleriyle s*ks yapması gerektiği vurgulanıyor.
İngiliz The Guardian gazetesine konuşan yazar, kitabın ahlaksızlığı teşvik ettiği yönünde yoğun eleştiriler aldığını belirterek, “Bir kadın, buna ihtiyaç olmadığını, genç kızların her şeyi annelerinden öğrendiğini söyledi. Bir annenin kızına böyle bir şeyi benim gibi anlattığına inanmıyorum” dedi.

‘ESKİ ALİMLER CİNSEL ZEVKİN ÖNEMİNİ VURGULUYORDU’

Ama bazı Müslüman kadın örgütleri kitabı olumlu karşılayarak, rehberin kadınlara özgürlük sunacağı ve cinsel olarak aşağılayıcı ilişkilerden koruyacağını açıkladı.
İngiltere Müslüman Kadınlar Ağı sözcüsü Shaista Gohir, “İslam’da s*ksi konuşmak yeni bir şey değil. Eski alimler, kadınlar için cinsel zevkin önemini vurguluyordu” dedi.