Gazete insan: S*ksin Tarihi ile Alakalı, Okudukça Ufkunuzu Açacak Enfes Bir Yazı (Part I: Antik Çağlar)

6 Ağustos 2017 Pazar

S*ksin Tarihi ile Alakalı, Okudukça Ufkunuzu Açacak Enfes Bir Yazı (Part I: Antik Çağlar)





S*ksin Tarihi ile Alakalı, Okudukça Ufkunuzu Açacak Enfes Bir Yazı (Part I: Antik Çağlar)

S*ksin Tarihi
Şu anda mevcut büyük dinlerde ve toplumlarda nasıl “tabu” olarak görülüyorsa Antik Çağlardaki dinlerde ve toplumlarda da o kadar kutsallaştırılan ve hatta zaman zaman insanı tanrıya yaklaştıran bir ibadet olarak görülen bir aktiviteydi.
Bu entry’de zaman makinemize atlayıp antik çağlara bir yolculuk yapıyoruz ve s*ks kavramının günümüze kadar nasıl şekillenip tabu halini aldığını tarihsel ve tarafsız bir gözle inceliyoruz.
Yazarın notu: Bir uyarı yapayım. Bu yazının içeriği bazı konularda (din, cinsellik…vs) hassasiyeti olan insanları rahatsız edebilir. (+18)

Antik Çağlardayız



Henüz İsrail haricinde tek tanrılı organize dinler ortaya çıkmamıştı ve İsrail’de de kendilerine Museviler diyen küçük bir topluluk belki de dünya tarihinde ilk kez tek tanrılı organize bir dine inanmaktaydı. Bu din henüz çeşitli versiyonlarıyla ve güncelleme paketleriyle beraber dünyaya yayılmış değildi.

Şimdi Antik Yunanistan’dayız.

İki adet kendilerini tanrı yoluna adamış, mübarek mi mübarek olan, alınları secdeli olmasa da çükleri nurlu insan ıkına sıkıla çalıştıkları mesleklerinde kazandıkları helal parayı harcamak için yaşadıkları şehrin en büyük ve görkemli tapınağına doğru ayaklarındaki tahta terlikleri toprak zemine vura vura fiti fiti yürümekteydi. Tapınakta görevli her biri azize seviyesindeki f*hişeler de gelen vatandaşlarla para karşılığı çeşitli cinsel hazlar tattırarak ibadetlerini yerine getirmeleri sağlıyorlardı ve tanrı ile kul arasında bir köprü görevi görüyordu. Evet yanlış okumadınız. o dönemlerde tapınaklarda para karşılığı f*hişelerle s*ks yapmak insani tanrıya yaklaştıran bir aktivite olarak görülüyordu.

Aslında o dönemde özellikle bazı toplumlarda s*ksin her türlüsü ibadet sayılabiliyordu. Çünkü sadece insanların değil hayvanların da çoğalmak ve yavrulamak için kullandığı bu aktivite Tanrı katında çok makbul olmalıydı ki insanlara bu kadar zevk ve keyif vermekteydi. O dönemki yaygın inanca göre Tanrı insanların sevişmesini istemeseydi bunu çok zevkli yapmazdı. S*ks bugün olduğu kadar o gün de çok gizemli ve merak edilen bir şeydi. O zamanki insanlara göre, mesela bazı hayvan türlerinin cinsi münasebete girmeden önce birbirlerine kur yapmaları aslında çeşitli Tanrı’ları yüceltmelerinin bir parçasıydı ve hayvanlar da bu şekilde ibadet ediyordu.
Peki bu inanış ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştı?

Antik dönemlerde teknoloji pek gelişmediği için gerek savaşlarda, gerek tarımcılıkta, gerek insanın elini attığı diğer girişimlerde en fazla askere, işçiye, elemana sahip olan taraf kimse, her zaman o kazanırdı. Bugünkü gibi bir füzeyle bin düşman askerini telef ederek ahirete intikal ettirmeniz ve Tanrısıyla buluşmasını ve yaptıklarının bir bir hesabını vermesini sağlamanız pek mümkün olmadığı için sahip olunan asker sayısıyla cephede alınan başarılar arasında pozitif bir korelasyon mevcuttu. Her ne kadar o dönemlerde de kamera görünce sırıtarak “bin Romalı 10 bin Persliyi yok eder” diyen bazı insanlar mevcut olsa da bunu cephede görmek pek mümkün olmuyordu.

Bu durumda milletler hem asker hem de üretimde görev alan işçi sınıfının sayısını mümkün olduğunca yüksek tutmak istiyordu. Age of Empires deyişiyle, insanlar o dönemde sürekli köylü ve asker basıyordu. Bu durumda da üreme oldukça önemli bir aktiviteydi. Bir millet ne kadar hızlı ürerse o kadar hızlı güçlenebilirdi. Üremenin yolu da s*ksi kutsallaştırmaktan geçiyordu. O dönemlerde henüz tek Tanrılı organize ve kuralcı dinler ortaya çıkmadığı için bu konuda ortada bir tabu da yoktu. Yani bugün kulağa neredeyse korkutucu gelen “Tanrıyla yakınlaşmak için sevişme” fikri o dönemde toplumlara gayet normal geliyordu ve bu görüş günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.
O dönemlerde kadın vücudu Tanrı’nın en önemli sanat eserlerinden ve ödüllerinden biri olarak kabul ediliyordu ve çocuk doğurarak insanlığın neslinin devam etmesini sağlayan kadın rahmi Tanrı’ya açılmış kutsal bir kapı olarak görülüyordu.


Yani kadın vücuduna hem manen hem de madden çeşitli anlamlar yüklenip tapılmaktaydı. Bazı Romalılar buna tepki olarak “dünya kadar malın olacağına fındık kadar…” şeklinde bazı sözler kullansa da halkın çoğunluğu bu tepkinin yersiz olduğunu düşünüyordu ve bu tür cümleler söyleyenlerin ağızlarına iz bırakacak şekilde terlikle veya yakınlarda mevcutsa bir adet kürekle vuruluyordu. O dönemde çoğu milletin kullandığı 28 günlük takvimler zannedilenin aksine sadece ayın 28 günlük hareketine ithafen değil aynı zamanda kadınların 28 günlük adet takvimlerine ithafen de hazırlanmıştı. 28 günde bir ay nasıl yenileniyorsa kadın vücudu da aynı şekilde 28 günde bir yenileniyordu ve bu dönem insanının hayranlıkla izlediği ve tesadüf olamayacak kadar önemli bir olaydı.
Taa ilk insandan beri çocuk yapmak için bir kadınla bir erkeğin birleşmesi gerektiği içgüdüsel olarak da olsa biliniyordu ve sevişme sırasında duyulan o gizemli ve esrarengiz hazzın dünya-dışı veya dünya-ötesi olduğu düşünülüyordu.

Çünkü dünyadaki hiçbir şey o hazzın yerini tutamıyordu (dikkatinizi çekerim, o zamanlar henüz “org*zmdan daha zevkli anlar” başlığı icat edilmemişti). Cinselliksadece haz veren bir şey değil aynı zamanda insanın doğayla bütünleşmesi ve bir olması anlamına geliyordu. Eski inanışlara göre “cinsel arzu” dünyanın yaratılışında kullanılan enerjilerden biriydi ve çoğu zaman Tanrılar bile bu arzudan muaf değildi.
Bunun bir istisnası vardı, o da sporcular ve atletlerdi. Özellikle erkek sporcular vücuttan sp*rm atarlarsa erkeklik ve güç kaybedeceklerine inandıkları için özellikle müsabakalardan önce haftalar sürecek bir s*ks orucuna başlıyorlardı. Buna karşılık Aristo’ya göre ergenliğe giren bir erkeğin hem fiziksel hem de zihinsel ve ruhsal olarak gelişimini tamamlaması için aktif bir cinsel hayata sahip olması gerekiyordu ve buna sporcular da dahildi. Bu yüzden müsabakalardan sonra veya boş zamanlarda onlar da ortama ayak uydurmalıydı.
İş bununla da kalmadı.


Milattan önce yaşayan antik insanlar hem ahiret inancına sahip olmadığı (ahiret inancı Hristiyanlıkla beraber yaygınlaştı) hem de kısa ömre sahip olduğu için (ortalama insan ömrü 30-35 sene) bu kısa ömürlerinde tadabildikleri kadar zevk tatmaya önem veriyorlardı ve hayatta tattıkları zevkleri tanrıların bir hediyesi olarak görmekteydiler. Tanrılar insanlara cinsellikten zevk almayı bahsettiyse ve kısa ömür verdiyse bu kısa ömre ne cinsel konularda ne de başka konularda sınırlar koymak ve çeşitli zevkleri (o dönemlerde inanılmayan bir) ahirete ertelemek olmazdı.

Örneğin çıplak heykelleriyle Yunanistan’ın birçok noktasında bugün bile sünnetsiz çükünü sergilemeye keyifle devam eden ve yaptıklarıyla Truva Savaşı’nın çıkmasında önemli bir rol oynayan Priam’ın oğlu Paris bir dönem yakışıklılığını ve cazibesini de kullanarak her gördüğü kadınla cima etmekteydi. Bir gün abisi onu “yakışıklılığını ve cazibeni kullanarak bu kadar kadınla birlikte olman ayıp değil mi?” diye sorgulayınca Paris “(dönemin tanrıçalarından biri olan) Afrodit bana yakışıklılık ve cazibe vermişse bunu kullanmamak ve bunun nimetlerini yememek ona (Afrodit’e) hakaret etmek gibidir” diye cevap verir. Her ne kadar Paris’le ilgili anlatılan bir çok şey efsane olsa da ona atfedilen bu söz o dönem halkın önemli bir kısmının fikriyle paralellik içermektedir.
Yukarıda dediğim gibi o dönemde yaşayan insanlarda s*ks dahil olmak üzere Tanrıların insanlara verdiği nimetleri tüketmek ve bunlardan zevk almak Tanrılara teşekkür etmeye eşdeğerdi.

Bu dönemde “günah” gibi bir kavram olmadığı gibi cinselliğin günah kabul edilebilmesi için herhangi bir toplumsal konsept de oluşmuş değildi. Yani az önce bahsettiğim zaman makinesine atlayıp milattan önce 500 yılına gittiğimizde dönem insanlarına “günah la günah” dersek yüzümüze boş boş bakmaktan başka bir tepki vermeyecekleri kesindir çünkü “günah” kavramı organize dinlerle beraber ortaya çıkmıştı. Hatta bugünkü dini terimlerle o dönemki s*ksüel ritüelleri açıklamaya kalkarsak kullanmamız gereken kelime “günah” kelimesinden çok “sevap” kelimesi olmalıdır çünkü dönem görüşüne göre s*ksüel ritüeller Tanrıyı yüceltmenin bir yoludur, yani bir ibadet veya tasavvuftur. (Yazıyı buraya kadar okumuş olanlara yoklama: Aramızda çarpılan var mı?)
Mısır’da Firavunlar dönemi öncesinde en önemli Tanrılardan biri ‘Min’ isminde bir bereket tanrısıydı.


Min’in mevcut heykel ve resimlerinde neredeyse gözümüze gözümüze giren p*nisi oldukça dikkat çekicidir. İlginçtir ki firavunlar dönemi başlayıp firavunlar kendilerini Tanrı ilan ettikten sonra bile Min önemli bir yer tutmaya devam etmişti. Her firavun görevinin başına gelince ilk olarak Min’e bağlılık yemini ederdi ve sonra bir seremoninin parçası olarak herkesin gözleri önünde Nil Nehri kıyısında çırılçıplak soyunduktan sonra Nil Nehrine doğru m*stürbasyon yapıp sp*rmlerini nehre doğru akıtırdı. Bu sayede yeni Tanrı olarak atanan firavunumuz Min’den aldığı yetkiyle nehri kutsamış ve bereketlendirmiş olurdu. Bunun dışında yine eski Mısır Tanrıları olan Seth ve Horus arasında yaşanan bir “osbir yarışması” var ki onun detaylarını öğrenmek isteyenler internette ufak bir arama yapabilirler.

Eski toplumlar Nil ve Fırat nehri gibi bereketli ve bölgedeki insanların tarım yoluyla hayatını idame ettirmesine yardımcı olan büyük nehirlerin Tanrıların m*stürbasyonunun (bilimsel adıyla: osbir) sonucu olduğuna inanmaktaydı. İnanışa göre ne zaman bu büyük nehirlerden birinin suyu azalsa o dönemde inanılan Tanrılardan biri o nehre doğru m*stürbasyon yaparak bereketini arttırıyordu. Mesela Sümer Tanrılarından Enki’nin görevlerinden biri Fırat nehrinin sürekli olarak doluluğunu sağlamaktı (eline sağlık). Mısırlılara göre diğer tüm Tanrıları yaratan yani Tanrıların Tanrısı olan Atum bir gün can sıkıntısından m*stürbasyon yapmıştı ve onun boşalmasıyla biri erkek biri kadın olmak üzere 2 insan meydana gelmişti (Atum ismi “attırmaktan” mı geliyordu acaba?). Bunlar ilk insanlardı ve diğer tüm insanlar bunlardan türemişti. Sanıyorum “Peçeteden kendi imkanlarıyla doğma” terimi de burada doğmuştu. Bu inançlara ve efsanelere göre antik çağlarda sadece cinsel birleşme değil, m*stürbasyon da kutsal bir yere sahipti.
“Dünya’nın en eski mesleğine” sahip olduğu söylenen ve mesleğini Lidyalılar parayı icat etmeden önce bile çeşitli şekillerde icra etmekte olan f*hişeler paranın icadıyla ve yayılmasıyla beraber yeni bir hüviyet kazandı.
Bir yanda devletin işlettiği genelevlerde çalışanlar, bir yanda bağımsız çalışarak devlete vergi ödeyenler ve kazançlarını legal ve kutsal bir yere taşıyanlar, bir yanda asıl mesleği müzisyenlik olan ama bahşiş toplamak için bir yandan da bu mesleği icra edenler, bir yanda kedicikler yani tapınak f*hişeleri derken bir sürü çeşit f*hişelik ortaya çıkmıştı. Hani bugün hastahanelerde parmağını ağzına götürüp “sessiz olun” işareti yapan hemşire resimleri var ya, o işaret eskiden “burada olanlar burada sır olarak kalacak, sakın dışarıya anlatmayın” yani “What Happens in Vegas Stays in Vegas” anlamına geliyordu ve antik çağlarda verilen bazı partilerde ve bazı genelevlerde bu işaret sıklıkla kullanılıyordu.
Yukarıda bahsedilen meslek sahiplerinin bazıları toplum tarafından saygı görürken bazıları toplumun en alt tabakası olarak düşünülüyordu

Bazı f*hişeler ‘devre mülk’ sistemine dahildi. Bu sisteme göre bir f*hişeye 12 talip çıkıyordu ve bu kişi her ay bu 12 kişiden birine “hizmet” sunuyordu. Bazıları sadece “zengin ve elit erkeklere” hizmet sunarken bazıları alt tabakaya da hizmet vermekteydi ve hemen hemen tüm versiyonlarda adet dönemi tatil kabul ediliyordu. Normalde sadece Roma vatandaşı hür erkeklerin giymesine izin verilen togaları kadın f*hişeler de giymekteydi ve buna kimse karışmıyordu. Erkek f*hişeler köle olarak tanımladığı için onların ‘aktif’ tarafta olması yasaktı ve sadece ‘pasif’ roller edinmelerine izin veriliyordu.
O dönemlerde şimdiki gibi homos*ksüel-heteros*ksüel gibi ayrımlar tanımlanmamıştı.


Daha doğrusu toplum tarafından bir insanın ya o tarafta ya da bu tarafta olması gerektiği aşılanmamıştı. Böyle bir tanım yapılmadığı için böyle bir konsept de oluşmuş değildi. Yani bir erkek kadınlarla da erkeklerle de cinsel yakınlaşma yaşayabiliyordu ve bu onu homos*ksüel veya heteros*ksüel yapmıyordu. Gerçi o dönemde cinsellikteki ayrımlar daha çok “aktif-pasif” yani “alan-veren” şeklindeydi. Yani bir erkeğin erkeklerden mi kadınlardan mı hoşlandığına bakılmadan cinsel birlikteliklerde aktif taraf mı pasif taraf mı olduğuna bakılıyordu. Genelde iki erkek cinsel birleşmeye girdiğinde soyca yüksek ve elit olanın aktif, soyca düşük olanın da (Örneğin; köle olan veya Roma/Atina vatandaşı olmayanlar) pasif olması bekleniyordu.

O dönemi anlayabilmek için şu anda bildiğimiz tüm zihinsel konseptleri unutmamız gerekiyor. Örneğin antik bir şehirde eski bir tapınakta çırılçıplak soyunmuş ve herkesin gözleri önünde ulu orta cinsi münasebete girmekte olan iki insan düşünün ve kendinizi bu iki insanın yerine koyun. Bir anda “başkası yerine utanma” deneyimini yaşadınız çünkü insanların sizi o halde görmesi kafanızda utanılacak bir şey olarak canlandı. İşte o dönemler bu utanılacak bir şey olarak görülmüyordu. Aksine özellikle bazı dönemlerde bu “onur duyulacak” bir şeydi (tabii ki bu fikri şahsi olarak savunmuyorum, sadece o dönemki insanların hayatı ve bazı şeyleri nasıl gördüğünü açıklamaya çalışıyorum).
O dönemlerde Roma’dan Hindistan’a, Yunanistan’dan Mısır’a kadar geniş bir yelpazede halkın evinde bulundurduğu tabak, bardak, çömlek, çanak, vazo gibi eşyalarda dönemin cinsel hayatını gösteren minyatür, resim ve figürler görmek gayet mümkündü.
Bugün müzelerde sergilenen bu vazolarda görülebileceği üzre heteros*ksüel ilişkilere yer verildiği gibi gay ve lezbiyen ilişkilere veya toplu ilişkilere de gayet açık ve net bir şekilde yer verilmekteydi. Gerçi o dönemde “üzerinde çıma resimleri olan çanağa nimet konmaz, çarpılırız” diyen dayılar olmuş mu bilmiyoruz ama bu çanakların çok popüler olduğunu biliyoruz. Nimet demişken, o dönemde bazı fırıncıların kadınlara cinsel haz vermek için dildo şeklinde ekmekler çıkarttıkları da biliniyor. Bugün ekmek insan emeğini simgelediği için bir kutsiyeti var ve özellikle Türk kültüründe ekmeğin kırıntısının yere dökülmesi bile günah kabul edilmektedir. O dönemde demek ki Anadolu coğrafyasında ekmeğe bakış açısı daha farklıymış. En azından ekmekten dildo yaptığı veya bunu kullandığı için çarpılan birine rastlamıyoruz. O dönemde fırıncılarda dönen dedikoduları, fırıncıların haylaz çıraklarının oynadığı türlü oyunları ve o dönemde çeşitli esnaf ile çekilen Emrah filmlerini düşünmek bile istemiyorum.
Bugün turistik mekanlarda gırgır niyetine satılan Bereket Tanrısı heykeli o dönemde tüm ihtişamıyla ve çeşitli boyutlarda olmak üzere insanların evlerinin vazgeçilmez eşyalarından biriydi.


Bazı evlerde her odaya bir heykel düşebiliyordu. Özellikle misafirlerin ağırlandığı yemek odalarında en büyük ve ihtişamlı heykeller sergileniyordu. Evinizdeki bereket heykelinin çükü ne kadar büyükse o kadar iftihar etmeliydiniz ve sizin evdeki çük mutlaka komşunun (heykelinin) çükünden büyük olmalıydı. Aynı dönemde cinsellikiçerikli hikayeler anlatan çeşitli el yazması porno kitaplar ve karikatüristler tarafından çizilen çeşitli porno mecmualar elden elde dolaşmaktaydı. Bunun dışında başta Yunanlar olmak üzere birçok antik milletlerin tiyatro gösterilerinde cinsellik konusu hiçbir sansüre uğramadan tepe tepe kullanılıyordu.

Gerçi milattan önce 4. yüzyıldan önce cinsel içerikli vazo ve çömlekler giderek azalmaya başlıyor. O dönemde ne olup da bu vazolarda azalma yaşandığını bilmiyoruz. Belki yukarıda bahsettiğimiz dayı “ben anama bacıma bu kasede yemek yedirmem” diyerek isyan başlatmıştır ve piyasadaki cinsel içerikli mutfak malzemeleri piyasadan çekilmiştir. Belki de o dönemdeki yerel gazeteler dönemin hükumetine yaranmak için “biz o kadar da godoş değiliz ya” deyip bu vazolar kuponla vermeyi kesince evlerde de kullanımı da zamanında Arcoroc/Arcepal yemek
takımlarında olduğu gibi bıçak gibi kesilmiştir. Sebebi bilinmemekle beraber cinsel içerikli çanak çömleklerin çoğu Atina’da üretilmesine ve kullanılmasına rağmen büyük çoğunluğu İtalya’daki kazılarda bulunmuş. Yani bir dönem bu vazo ve çömlekler Yunanistan’dan İtalya’ya geçirilmiş ve İtalya’da kendilerine müşteri bulmuşlar.
Antik dönemlere ait bir başka ilginç nokta da birbirlerine her konuda bağlanan homos*ksüel ve bis*ksüel askerlerdi.


Milattan önceki yıllarda o dönemde bilinen dünyanın 3’te 2’sini kılıcıyla fetheden Büyük İskender’in çocukluktan beri en iyi arkadaşı Hephaistion Amyntoros’tu. Birçok tarihçi bu ikisi arasında bir aşk olduğunu düşünüyordu. İkisinin bulunduğu tüm savaşlarda birbirlerini canları pahasına korudukları dikkat çekiyordu. Üstelik bu İskender-Hephaistion ikilisinden başka diğer askerlerde de görülüyor. İskender’in ordusundaki birçok askerin aynı kendileri gibi asker olan erkek sevgilisi vardı ve birbirine ölümüne bağlanıp savaşan bu çiftlerin savaşlarda müthiş bir performans gösterdiği görülmüştü. Zamanında Yunan filozof Plutarkhos/Platon da buna dikkat çekmişti.

Antik Yunanlar’da ve Romalılar’da aristokrat sınıf toprak sahibiydi. Devlet aristokratlara belli bir ölçüde toprak vererek karşılığında savaş zamanı asker temin etmelerini sağlıyordu. Bu da bu sınıfın savaşlara yolladığı asker sayısı ve toprak miktarlarıyla övünmeleri anlamına geliyordu. Antik dönemin ortalarına doğru işler biraz değişti ve Roma ve Yunan devletleri kendi ordularını kurmaya başladı. Bu da aristokrat sınıfın savaş kazanmadaki önemini azaltacaktı. Bu sefer birbiriyle yarışıp üstünlük taslamak için spora ve hayatın diğer ögelerine sarılmaya başlayan aristokratlar bu dönemde cinselliğin kurallarını da yeniden yazmaya başladılar.İlk olimpiyat oyunları da bu dönemde organize edildi.
Kaslı, güçlü ve heybetli gençlerin olimpiyatlara hazırlanmak için kullandığı idman alanları zengin ve orta yaşlı aristokrat erkeklerin uğrak yerlerinden biri haline gelmişti.

Burada çoğu zaman çıplak bir şekilde idman yapan ve tüm adalelerini sergileyen genç erkeklerin vücudunu izleyen ve onlara cinsel obje gözüyle bakan bu paralı kodamanlar zaman zaman beğendikleri erkekleri parayla yataklarına atmaktan da çekinmiyordu. Tabi ki bu erkeklerle sınırlı değildi. Aristokrat kadınlar da kocalarından gizlice bu tür oyunlara girmekten çekinmiyordu.
kaynak: https://eksisozluk.com/entry/63057512

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/