Gazete insan: ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA

30 Haziran 2017 Cuma

ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA



Résultat de recherche d'images pour "ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA"
ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA
Elinde Tespih, Evinde Oğlan, Dudağında Dua, Yaz Olunca Avretlere Meylet, Kışın Oğlanlara, Bedenen Sağlam Olasın.!

Kızlı-Erkekli Yerine Erkekli-Oğlanlı Yaşantı mı İsteniyor.?
Başbakan'ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan "kızlı-erkekli yaşam" tartışmasından sonra, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin 'meşru olduğunu' anlamaya çalıştım.
'Elinde Tesbih, Evinde Oğlan, Dudağında Dua...'
"... Ve Yaz Olunca Avretlere Meylet Ve Kışın Oğlanlara, Ta Ki Bedenen Sağlam Olasın."
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)
MR.DAVİT'İN OSMANLI MERAKINA İSTİNADEN
Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
GÜNAH KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA
Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında.

‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar.



Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…
Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)
YAZ OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA
Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: "... ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam."
"Osmanlı'nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Avni’ mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni.! Talihin yaver gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını bekliyor…
DELİ BİRADER VE KİTABI
‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü 'l-gumûm ve Râfi‘ü 'l-humûm’un ( ‘Gamları Def Eden Kitap’ın)

İlk Bölümü; Nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına;

İkinci Bölüm; ‘Kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara;

Üçüncü Bölüm; Servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine;

Dördüncü Bölüm; Gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına;

Beşinci Bölüm; Rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere; Altıncı Bölüm; Pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına;

Yedinci Bölüm; Gidilerin (pezevenk.!) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.
Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, asıl adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi.
Deli Birader, 1466’da Bursa'da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi'den ders almış, Bursa'da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid'in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti.

Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut'un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi'nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı.

Derken İstanbul'a gelip Beşiktaş'ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu.



Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti...
SUHTE AYAKLANMALARI
Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.
O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu.

Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı.

Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu.

Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi.

Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”
Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını eleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu.

Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100 - 150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar.

Sonra işi eşkiyalığa vurdular.

Anadolu’da Tarsus’tan başlayarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)
Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar.

Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu.



Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı.

Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçenSuhte-Softa ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan Suhte-Softa 'ler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı.

Suhte-Softa ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu.

Ancak Suhte-Softa 'ler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler.

Suhte-Softa sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı… Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.
TÜYSÜZ OĞLANLAR KILAVUZU
II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600),

Divân’ında "Zenne rağbet eder mi âkil olan / Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi.?

Ali'nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş.

Dönemin eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme almıştı.

Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.
Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid'in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu.

Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir,” diyordu.

Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu.

“Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu.

“Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu.

“Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler.

Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu...

EMİRGÂN ADI NEREDEN GELİYOR.?
Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi.



Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı.

Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…
Halbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi.

Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çesit çesit içki içilen yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırkan subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı üstelik…
GENÇ OSMAN’IN BAŞINA GELENLER
Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi.
Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık.
Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti:“Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım.!"
Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız beyitle neşelenelim:
"İzn alub cum'a nemâzına deyû mâderden / Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden / Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan / Gidelim serv-i revânım yürü Sad'âbâde."
Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: "Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad'e gidelim." Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim'in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
ENDERUNLU FAZIL’IN OĞLANLARI
Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi.
“Şairiz, şeyn verir şanımıza/Giremez fahişe divanımıza'” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı.
Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’ taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği, 16. yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında kısaca da olsa değiniyorum.)
AHMET CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI
Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı 1839 Tanzimat Dönemi’nden itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: "...Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı..."
Cevdet Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet. Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar eski bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık var oldukça da var olacak... Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal nedenleri ve işlevleri başlı başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı içlerine sindiremeyenlerin eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’ yazarlar anlatır herhalde.
Yazımızı; Jurnal adlı günlüğüne “tarih, galiplerin propagandasıdır”diye yazan, sahici muhafazakar-demokrat düşünür Cemil Meriçbağlasın: “Düşünmek, insan üzerine düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı.Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı.?



Kaynakça:
Evliya Celebi Seyahatnamesi, I. Cilt, 1. Kitap, Hazırlayan: Orhan Saik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları,

1996; Selim S. Kuru, “Sex in the Text: Deli Birader and Ottoman Literary Canon,” Middle Eastern Literatures, 10:2, 2007, s. 157-174;

Gelibolulu Mustafa Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları/Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis-1,

Yayına Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser Yayınları,

1978; Murat Bardakçı, Osmanlı'da Seks/Sarayda Gece Dersleri, Gür Yayınları,

1993; Mustafa Akdağ, “Medreseli İsyanları”http://www.egitim.aku.edu.tr/MedreseIsyan.pdf;

Sema Nilgün Erdoğan, Sexual life in Ottoman Society, Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri,

1996; Enderunlu Fazıl, Hubannâme ve Zenânnâme, Yeni Şark Kitabevi,

1975; Cemil Meriç, Jurnal-1, İletişim, 2012.
Tags; Civelek Taburları, Elinde Tespih, Evinde Oğlan, Oğlancılık, Dudağında Dua, Oğlanlı-Erkekli, Kızlı-Erkekli, İçki İçmeyeceksin, Domuz Yemeyeceksin, Zina Yapmayacaksın, Oğlan Becereceksin, Bursa, Deyyuslar Esnafı, Ahmak Pezevenkler, Suhte Ayaklanmaları, Hîzânı Dilberân, Babulluk, Kalatyonoz, Finde, Kumkapı, San Pavla, Kiliseardı, Tatavla, Oğlan Çekme, Suhte-Softa, İl Eri, Oğlan Çekme, Meydancık, Zevki Sefa,
Ayşe Hür; hurayse@hotmail.com
Tarih dergisi Eylül sayısında ilginç bir konuyu işledi: "Dünden bugüne eşcinsellik".
Dergide yer alan makalelerde Osmanlı ve Doğu toplumlarında eşcinselliğin izi, edebiyatta ve dönemin tarihçilerinin metinlerinde sürülüyor ve minyatürler yer alıyor.
Dergide anlatılanlar bugünkü ahlakçılığın geçmiş algısını epeyce bir sarsacak cinsten.


Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,
OĞLANCILIĞIN HAZİN SONUCU KAZIKLI VOYVODA
Ejderha Vlad (Drakula) ve Oğulları; Prens Vlad Besarab, ile Prens Radul (Radu cel Frumos)'un Gerçek Hikayesi
Prens Vlad, 1462 Yılı Başından İtibaren İstanbul’dan Gelip De Karşısında Sarığını Çıkarmayı Reddeden Tüm Elçi Ve Ulakların Sarığını Kafalarına Çiviyle Çaktırdı.
Başbakan’ın “Muhteşem Yüzyıl” dizisine yaptığı “ecdadımız böyle değil” çıkışından sonra medyada “ecdad” tartışması başladı.
Peki Osmanlı’da padişahların nasıl bir hayatı vardı.?
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat bu konuda çok konuşulacak bir yazıya imza attı.
“Osmanlı’nın En Ünlü İçoğlanı”nı kaleme alan Kırıkkanat, Fatih’in babası olan Sultan Murat’ın “İçoğlanı”nı yazdı.
Osmanlıcada bu içoğlanların Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anıldığını söyleyen Mine Kırıkkat, Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsünün, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendiğini hatırlattı.
Mine Kırıkkanat’ın Çok konuşulan Yazısı:
OSMANLI’NIN EN ÜNLÜ İÇOĞLANI
“1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.
Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.
İki rehin prense Edirne’deki sarayda çok iyi davranıldı, ilerde Osmanlı’ya hizmet eğitimini de Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda aldılar…


Ama Sultan’ın gözdesi Vlad’dı. Öyle ki genç prens sakalı bıyığı çıkıp “içoğlanı” kadrosundan emekli olunca; İkinci Murat kendisine 6 yıl süreyle duyduğu şefkatin karşılığını da cömertçe ödedi.
1448’de 17 yaşına basan Vlad’ı voyvoda unvanıyla bezeyip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.
Ama Osmanlı sultanları, her ne kadar aşk ile iş ilişkilerini birbirine karıştırsalar da enayi sayılmazlar… İkinci Murat da pek sevdiği Prens Vlad’ın kendisine bizzat verdiği “içoğlanı” eğitimine hoşlanarak mı, yoksa dişlerini sıkarak mı katlandığından pek emin değildi.
Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.
Ne var ki Vlad Besarab, önce velinimetinin ordusuyla alıp iki ay sonra yitirdiği, ardından tekrar oturduğu Eflak tahtına iyice yerleşip, kaidesini artık güvencede hissettiği an… Rehin kalan kardeşi Radul’u gözden çıkararak Osmanlı’ya isyan bayrağını çekti.
Artık 31 yaşındaki Eflak Voyvodası Vlad’ın başkaldırdığı payitaht İstanbul olup, sahibi de “enfiye kutusunda kurutulmuş gül yaprakları koklamayı pek seven” Fatih Sultan Mehmet’ti.
***
Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.

Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)

Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsü, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendi.!

Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz.? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u…
Osmanlı ordusu Eflak’ı aldı, Güzel Radul 15 Ağustos 1462’de voyvodalık tahtına oturdu ama, kazıkçı kardeşini ele geçiremedi.

Vlad Tepeş, sığındığı Macarlar tarafından esir alındı. 12 yılın sonunda serbest bırakıldığında, yine Eflak’a dönüp 1476’ya kadar voyvoda olarak hüküm sürdü.

Aralık ayında Osmanlı ordusuyla girdiği savaşta öldürüldü ve 300 askeri kazığa geçirilirken, Vlad’ın kesilen kafası Fatih Sultan Mehmet’e gönderildi.

Ama Vlad Tepeş’in ardında bıraktığı kazıklı ve kanlı efsane, 1897 yılında Bram Stoker’a, kurgusal romanı Drakula’daki ölümsüz kont, ancak kalbine kazık çakılarak yok edilebilen vampir karakterini esinledi.

Romanya’nın Transilvanya bölgesi, Francis Ford Coppola başta olmak üzere romanın sinemaya uyarlandığı pek çok filmle birlikte dünyada Kont Drakula’nın ülkesi olarak tanındı.”
Mine Kırıkkanat,Cumhuriyet - 09.12.2012 15:16
Odatv.com
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,
ACEMİ OĞLANLAR OCAĞI
Acemi Asker Adaylarını Yetiştirmek İçin Molla Rüstem, Tarafından Gelibolu’da Açılan Ocaktır. Burada Eğitilen Acemi Oğlanlarına Çanakkale İskelelerindeki At Gemilerinde Kürekçilik Yaptırılırdı.
1-Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu Askerlerinin İlk Eğitildikleri Kurumdur.
I. Murat Devri’nde Gelibolu’da kuruldu. Önceleri savaş tutsaklarından seçilenler ocağa alınırken, XV. yüzyılda I. Mehmet (Çelebi) zamanında özellikle Rumeli’den devşirilen Hıristiyan çocukları alınmaya başlandı. Bundan sonra kurum Acemi Oğlanlar Ocağı adını aldı.
Esas olarak, Osmanlı ordusu Kapıkulu birliklerinin asker gereksinmesini karşılayan temel eğitim kurumudur. Askerlik, matematik, okuma-yazma ve dinsel konularda eğitim görürlerdi. İyi huylu, akıllı ve yakışıklı olanlar devlet memuru olarak yetiştirilmek üzere saray içinde öğrenim yapan Enderun Mektebi’ne alınırlardı.
2- Tutsaklardan ve Devşirme Yoluyla Hıristiyanlardan Toplanan Gençlerin Yeniçeri Olarak Yetiştirilmeleri İçin Eğitim Gördükleri Ocaktır.



Birinci Murat döneminde Osmanlı ordusunun asker gereksinimlerini karşılamak için kurulmuş (1362) örgüt. Pençik usulüne göre, savaşlarda alınan tutsakların beşte birinin devlet hesabına yetiştirilmesi için önce Gelibolu’da kurulan Acemi Ocağı’na ayrılanlara Acemi Oğlanı denir, hem Türkçeyi iyi konuşmaları hem de İslam geleneklerine göre eğitilmelerini sağlamak için, Türk köylerine çiftçilerin yanlarına verilirlerdi.
3- Osmanlı Kapıkulu Sınıfına Asker Yetiştiren Ocak.
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında asker adaylarına torlak denmekteydi. Çandarlı Kara Halil paşa’nın girişimi ile düzenli ve eğitimli bir asker kaynağı oluşturulması yoluna gidildi.

Acemi denen asker adaylarını yetiştirmek için Molla Rüstem, Gelibolu’da bir ocak açtı. Burada eğitilen acemi oğlanların bir görevi de Çanakkale iskelelerindeki at gemilerinde kürekçilikti.

Acemi Ocağı’nda belirli sürelerle savaş tutsağı Hıristiyan asıllı gençler de eğitim görürdü. bu gençler arada Rumeli ve Anadolu’daki Türk çiftçi ailelerin yanına verilir; İslam eğitimi almaları sağlanırdı.

Yeniçeri Ocaklarında boşalmalar oldukça, Acemi Ocağı’nda sırada bekleyenler kapıkulu askeri olurlardı. kuruluş dönemindeki Gelibolu Acemi Ocağı’nın mevcudu 400-500 kişi kadardı, ocak komutanı, yeniçeri yaya başılarından seçilen Gelibolu Ağası’ydı.
II.Mehmet, ikinci Acemi Ocağı’nı İstanbul’da açtığı zaman,bir yandan pençik oğlanlarının, bir yandan da devşirme sistemiyle toplanan Hıristiyan geçlerin bu yeni ocakta eğitilmelerini öngördü. devşirme yolu ile özellikle Rumeli’de, hane sayısının 1/40’ı oranında, 14-18 yaşları arasındaki sağlam vücutlu ve akıllı çocuklar alınmaya başlandı.

III. Murat döneminde Pençik Oğlanı ve Devşirme Oğlanı'nın yanı sıra kuloğlu denen asker çocukları da Acemi Ocağı’na alındılar.
İstanbul Acemi Ocağı’nda 31 ortaya ayrılmış, yaklaşık 3 bin kişi vardı. Başında İstanbul ağası bulunuyordu. her orta, dokuz odadan oluşuyordu. Acemi Ocağı’nın başlıca subayları torbacı,yayabaşı, kethüda, meydanbaşı, çavuş, aşçıbaşıyd, her odanın bir yayabaşısı, bir odabaşısı vardı.

Acemi Oğlanları, yaşlarına ve durumlarına göre oda hizmetlerinde, tersane, imalathane ve odun ambarlarında, devlet inşaatlarında, buz kayığında, at gemisinde çalışırlardı. görevlerine göre at oğlanı, iç oğlanı gibi adlar alırlardı.

İstanbul Acemi Ocağı’ndan seçilen zeki, becerikli ve yakışıklı gençler, galata sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve Edirne Sarayı’nda, Topkapı Sarayı Enderun bölümünde özel eğitime alınarak saray iç oğlanı olarak yetiştirilirler, yeteneklerine göre saray hizmetlerinde, askeri ve sivil her dalda görev alırlardı.
17. yüzyılda Yeniçeri Ocağı bozulunca Acemi Ocağı'da düzenini ve önemini yitirmiştir..
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,Metni




Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/