Gazete insan: 07/14/17

14 Temmuz 2017 Cuma

Üniversite ve gençlik









Üniversite ve gençlik
Üniversiteler;
Ülkelerin fikir dinamizmidir.
Üniversiten yoksa ;
Gençliğin yok demektir.
Gençliğin yoksa
Geleceğin yok demektir...
Geleceğin yoksa
Bugünün de yarınında “ karanlık” demektir.
Halk deyimleri kâh acı kâh tatlıdır,
“dost acı söyler” denilir...
Ülkede;
Adalet sistemi değişiyor,
Üniversitelerden tık yok!
Pozitif bilimin ayağı kaydırılıyor,
Üniversitelerden tık yok!
Ekonomi sürünüyor,
Üniversitelerden tık yok!
Darbe yapılıyor,
Üniversitelerden tık yok!
Daha sayacaklarımı sayfalar almaz...
Peki, bu üniversiteler nerede derseniz?
Siyasetin arka bahçesinde ,
Pozitif bilimi terk etmiş
“sisteme yalakalık şarkıları” üretiyorlar...
Gençlik nerede?
İnternet cafede,
Kumar oyununda...
Nargile cafede,
Tömbekiye esrar yerleştirmede...
Parkta,
Bonzai uykusunda...
Cami önünde,
IŞİD’e katılma kuyruğunda...
Konsolosluk önünde,
Vatandan kaçma kuyruğunda...
Dedik ya!
Dost acı söyler,
Ama doğruyu söyler...




ismetorhan.tr@gmail.com


İngiliz gazeteden çarpıcı Türkiye analizi



İngiliz gazeteden çarpıcı Türkiye analizi
İngiliz Guardian gazetesi,, Türkiye'de yaşanan son gelişmeleri okuyucuları için analiz etti.
İngiliz Guardian gazetesi, Türkiye'deki siyasi hava hakkındaki makalesinde, başarısız darbe girişiminin yıldönümününe 'yeniden canlanan Türk demokrasisinin damga vurduğunu' yazdı.
BBC Türkçe'nin aktardığı, Simon Tisdall imzalı analiz, " (Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan baskıyı meşrulaştırmak için ulusun karşılaştığı tehlikelere vurgu yapmayı planlıyordu, ancak kitlesel yürüyüş ('Adalet Yürüyüşü') muhalefeti yeniden canlandırdı" ifadeleriyle başlıyor.
Yazıda "Bir ay süren, ülkeyi bir uçtan diğer uca kateden hükümet karşıtı 'Adalet Yürüyüşü'nün ve bir milyondan fazla Türk'ün katıldığı geçen hafta sonunun beklenmedik İstanbul'daki kitlesel mitinginin başarısı, Türkiye'nin otoriter Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a muhalefeti yeniden canlandırdı" deniyor.
'GÜÇ GÖSTERİSİ HÜKÜMETİN ŞAŞIRIP KALMASINA YOL AÇTI'
Yazı şöyle devam ediyor:
"Güç gösterisi bir an için hükümetin şaşırıp kalmasına yol açtı. Bu haftaya 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıldönümüne işaret eden, doruk noktası Erdoğan'ın girişimden tam bir yıl sonra Pazar sabahının ilk saatlerinde Meclis'te yapacağı konuşmanın olduğu, bir dizi resmi etkinliğin damga vurması gerekiyordu. Erdoğan (darbe girişimini izleyen) sert baskısını meşrulaştırma amacıyla ulusun karşılaştığı kötülüklere ve kendi kahramanca metanetine vurgu yapacak. Ancak yıldönümüne bunun yerine merkezdeki muhalefet partisi, Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun başını çektiği canlanan Türk demokrasisi konuşmaları hükmediyor. Erdoğan'ın 'tek adam yönetimi'ne karşı mücadeleye ve 'ikinci darbe' olarak adlandırdığı Erdoğan'ın başarısız girişimi takiben gücü elinde toplamasını tersine çevirmeye ant içti."
'KILIÇDAROĞLU VE CHP'NİN İMAJI DEĞİŞTİ'
Yazıda 'çekingen ve mütevazı' olarak tanımlanan Kılıçdaroğlu'nun 'meydan okuma gösterisinin', onun ve CHP'nin imajını değiştirdiği belirtiliyor ve 'Türklerin baskıcı siyasi iklimdeki umustuzluk duygusunu hafifletti' deniyor.
Ardından analistlerin yorumlarına geçiliyor.
YETKİN: YÜRÜYÜŞ AK PARTİ'NİN DURUŞUNU DEĞİŞTİRMEYE BAŞLADIĞININ İŞARETİ
Yazıda yorumlarına yer verilenlerden biri Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Murat Yetkin.
"Türkiye 25 gün önce olan ülke değil" diyor Murat Yetkin ve yürüyüşün, AK Parti'nin duruşunu değiştirmeye başladığına ilişkin işaretler olduğunu söylüyor. Yetkin yürüyüşün Türkiye'deki siyasi kültürü değiştirmiş olabileceğini de ifade ediyor.
Yazıda, darbe teşebbüsünden beri yaklaşık 190 bin kişinin gözaltına alındığı, işten atıldığı ya da açığa alındığı ve Erdoğan'ın süreci muhaliflerini etkisiz kılmak için kullanmakla suçlandığı kaydediliyor.
Kılıçdaroğlu'nun AK Parti yetkilileri ve destekçileri tarafından tehdit edildiği ve vatan haini olmakla suçlandığı da belirtiliyor. Yazıda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'Adalet Yürüyüşü' katılımcılarını 'terörist' ilan ettiği, ancak daha sonra geri adım attığı kaydediliyor.
İDİZ: KILIÇDAROĞLU, MİLYONLARCA TÜRK'E YENİDEN UMUT VERDİ
Yazıda köşe yazarı Semih İdiz'in "Kimse bir gecede mucize olmasını beklemiyor ama Kılıçdaroğlu, demokratik ve laik sistemlerinin hızla kötüye gitmesinden yoğun endişe duyan milyonlarca Türk'e yeniden umut verdi" şeklindeki sözlerine de yer veriliyor. İdiz "Hükümet yolda kamudan oldukça büyük sempati toplayan bu tür bir protestoya tamamen korunmasız yakalandı" diyor.
Yazıda Kılıçdaroğlu'nun 10 maddelik talepte bulunduğu ve yeni protestolar düzenleme sözü verdiği kaydediliyor.
'DİRENİŞ ULUSLARARASI BASKIYI BÜYÜTÜYOR'
Yazı şu sözlerle bitiyor:
"İçerideki sesi gittikçe artan direniş, Erdoğan'ın Türk toplumu üzerindeki sıkı kontrolünü yumuşatması için uluslararası baskının büyümesine yol açıyor. AB Komisyonu ve AB Parlamentosu ile ilişkiler çoktan gerildi. ABD'nin Türkiye'deki büyüelçisi yakın zamanda hükümeti terörle mücadele güçlerini kötüye kullanmaması konusunda uyardı. Hollanda ve Avusturya Almanya'yı izleyerek Türk bakanların darbe girişiminin yıl dönümünde yurt dışındaki Türklere konuşma yapmalarına izin vermedi."

Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz gecesinde yaşadıklarını anlattı




Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz gecesinde yaşadıklarını anlattı
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un yıldönümünde, darbe girişimi gecesinde yaşadıkları, FETÖ ile mücadele konusundaki düşüncelerini Hürriyet’ten Hande Fırat'a anlattı.
Fethullah Gülen’in iadesi konusunda Türkiye’nin çok samimi davrandığını düşünmediğini belirten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, FETÖ iddianamesinde geçen “üst akıl” tanımlamasını ise, “İddianamelerden birisinde üst akıldan söz ediliyor. Savcı, iddianamesinde ‘üst akıl’ diyorsa ve bunun kim veya kimler olduğunu açıklamıyorsa bu bir hurafe. İddianamelerde hurafe olmaz” sözleriyle eleştirdi. Darbe gecesi havaalanından kaçtığı iddialarını ciddiye almadığını kaydeden Kılıçdaroğlu, “Ne tünele sığındım, ne Marmaris’te gizlendim” dedi.
İşte Kılıçdaroğlu'nun verdiği o röportaj:
HAYATİ BEY’İN KORUMASI 
“16 Temmuz günü İstanbul’da önemli dış politika yazarlarını davet ettiğimiz bir toplantı yapacaktık. Akşam 21.50 uçağıyla İstanbul’a gittik. Yanımda Hayati Yazıcı vardı. Uçak piste indikten sonra henüz daha kapıya yanaşmadan Okan bey (basın danışmanı) geldi, darbe olduğunu söyledi, cep telefonundan görüntüler gösterdi. Hayati Bey inanmak istemedi. O sırada Hayati Bey’in koruması da yanımıza geldi. Ben Hayati Bey’in elini tutup, ‘Biz darbeye karşıyız’ dedim. VİP’e girdik. Hemen Ankara’ya dönmek istediğimizi söyledik. Uçakların kalkmadığını söylediler. ‘Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan gidebilir miyiz’ diye sorduğumuzda, Boğaziçi Köprüsü’nün tutulduğunu söylediler. Korumalar VİP’te oturmamızı söyledi. Bu arada derhal Binali Bey ile görüşmek istediğim talimatını verdim. Hemen ardından Bülent Tezcan’ı aradım, milletvekilleriyle konuştum. Onlara da Meclise gitmeleri talimatını verdim.” 
BELEDİYE BAŞKANIMIZIN EVİNE GİTTİK
“Nereye gidebileceğimiz tartışıldı. Korumalar dışarı çıktı, güvenliğimizi kontrol etmek için. Sonra gelip, ‘Bakırköy Belediye Başkanımızın evine gidebiliriz’ dediler. Kapıda zırhlı bir araç varmış. Kimse konuşmadı onlarla. Orada kiminle konuşacaksınız ki zaten. Yok öyle bir şey. Bakırköy Belediye Başkanının evine gittik, hem gelişmeleri takip ettik, hem de telefon trafiğimiz sürdü. Israrla ulaşmaya çalıştığımız Binali Bey ile de o sırada telefonda görüştüm. İki kez TBMM Başkanı ile bir kez de Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş ile konuştum. Hepsine darbeye karşı olduğumuzu söyledim. Hızla kaleme alınmasını istediğim ‘darbeye karşı’ olduğumuzu belirten açıklamamız da kamuoyuna ve basın kuruluşlarına duyuruldu. Televizyonlara da canlı telefon bağlantısı ile bağlanarak darbeye karşı olduğumuzu açıkladık.” 
NE TÜNELE SIĞINDIM NE MARMARİS’TE GİZLENDİM
“Ertesi gün Ankara’ya döndüğümde, Cumhurbaşkanı Erdoğan aradı, teşekkürlerini iletti, darbeye karşı olduğumuz için... Ne zaman ki, haksızlıklar ve demokrasiden ödün vermeler, demokrasiye karşı çıkmalar başladı biz buna itiraz ettik. İtiraz edince de bize yönelik havuz medyasından ve belli çevrelerden eleştiriler geldi. Bunlara gülerek bakıyorum, ciddiye de almıyorum. Ne tünele sığındım, ne Marmaris’te gizlendim. Herkesin gözlerinin önünde Bakırköy Belediye Başkanının evine gittim.”
İKİ TANE 15 TEMMUZ VAR
“İki tane 15 Temmuz var. Biri halkın 15 Temmuz’u. Ona sonuna kadar bağlıyız. Halk gerçekten bir destan yazmıştır. İkincisi ise sarayın 15 Temmuz’u. 15 Temmuz darbe girişiminden, ortam ve atmosferden yararlanılarak, 20 Temmuz’da bir sivil darbe yapmış olmasıdır. Bilinen, önlenmeyen, sonuçlarından yararlanılan darbeye kontrollü darbe diyoruz. Biliniyor muydu, evet. Önlenmedi mi, evet önlenmedi. Sonuçlarından yararlanıldı mı, evet yararlanıldı. Hiç kimse unutmasın, Adil Öksüz olayını ilk dile getiren benim; hala bir muammadır. MİT’in Meclis’e gönderdiği yazıda var. Binbaşı O.K. darbe yapılacağını zaten söylüyor, MİT’e söylüyor. Şu sorunun cevabı alınmış değil. O.K. MİT’te darbe yapılacağını söylüyor. Darbe yapılacağı Genelkurmay’a bildirildi mi, bildirilmedi mi bu belli değil. Parlamentoda kurulan 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nda görev yaptırılmadı. 15 Temmuz darbe girişiminin bilinmeyenlerinin öğrenilmesini istemiyorlar. Siyasi ayağı bugüne kadar ortaya çıkmadı. FETÖ, darbe girişimi soruşturmasını en sağlıklı şekilde yürüten cumhuriyet başsavcılığının ekibi görevden alınıyor. O.K.’ya soruyor savcı, ‘Bir darbe olasılığından söz ettin mi?’. ‘Evet, söz ettim. Adım kadar eminim’ diyor. Aynı ekip, O.K.’nın ifadesini ikinci kez almak istiyor. O.K., MİT kadrosuna alınıyor ve ikinci kez ifadesi alınmıyor. Bu soruların cevabı ortaya çıkmadan 249 şehidin kanı yerde kalır ve gazilerin.” 
SİYASİ AYAK ORTAYA ÇIKARSA...
“Siyasi ayak ortaya çıkarsa, Türkiye’nin devletteki bütün temel kadrolarına kimin, cemaatçileri hangi gerekçeyle yerleştirdikleri, 2004’teki MGK kararına kimin hangi gerekçeyle uymadığı, gözardı ettiği ve bunun politik riskini üstlendiği ortaya çıkar. MİT, TBMM’ye gönderdiği yazıda, ‘Biz ByLock listelerini ilgili kurumlara ve savcılıklara gönderdik’ diye bir ifadesi var. Tamamını gönderiyorlarsa, ByLock listeleri niçin açıklanmıyor?”
DARBENİN ANA AKTÖRLERİ KİM? 
“FETÖ tehlikesinin olduğu kanısında değilim ama Yurtta Sulh Konseyi, kimin nerelere atanacağı konusundaki bilgilerin ortaya bilinçli olarak çıkarılmadığını düşünüyorum. Bütün veriler hükümetin elinde ama bunlar savcılıklara intikal etmiyor. Darbenin ana aktörleri kim, belli değil. Devletin başına kim gelecek, başbakan, bakanlar kim olacak? Bunlar niçin, hangi gerekçeyle açıklanmıyor? 20 Temmuz’da OHAL’i getirdiler ve parlamentonun iradesini elinden aldılar. Gazi Meclis değil artık, başka bir meclis.
KATAR KATAR FETÖ'NÜN ELİNİ ÖPENLER
“FETÖ ile ilgili mücadeleyi en güçlü en sağlıklı şekilde yapan parti biziz. Biz buna 15 Temmuz öncesi F Tipi yapılanma diyorduk. 2010 referandumundan sonra ‘Yargıtay’a 160 militan atadınız’ dedim o zaman da bizi suçluyorlardı. Balyoz, Ergenekon davalarında ordunun ne hale sokulduğunu hep gördük, eleştirdik. Devletin kozmik odalarını, F Tipi yapılanmaya, FETÖ’ye kim teslim etti? Devletin kozmik odasını eğer siz FETÖ’ye teslim etmişseniz, sizin yatacak yeriniz yoktur. Kozmik oda, bir devletin ‘harim-i ismeti’dir (kutsal, korunacak yer). Siz FETÖ’ye devletin harim-i ismetini teslim ettiniz. Şimdi kalkmışlar, beni suçluyorlar. FETÖ’yle mücadele ediyorlar. Benim külahıma anlatsınlar. Darbe girişiminin bütün ayrıntıları kamuoyunun önüne koyulmalı. Bütün yargılamalar televizyonlardan canlı verilmeli. Katar katar FETÖ’ye, Pensilvanya’ya gidip el etek öpenler tamamen siyasetin ve bürokrasinin de dışına çıkarılmalı. ‘Ne istediniz de vermedik’ diyenlerin, FETÖ terör örgütüne neleri verdiklerini kamuoyuna açıklamaları gerekir. 
SAMİMİ DAVRANDIĞINI DÜŞÜNMÜYORUM
“Fethullah Gülen’in iadesi konusunda Türkiye’nin çok samimi davrandığını düşünmüyorum. 100’e yakın dosya gönderilmiş Fethullah Gülen’in iadesiyle ilgili. 100’e yakın dosyayı gönderiyorsanız, ‘bize gönderme’ anlamına gelir. Darbe, darbe girişimi, failler belli. Bir dosya gönderirsiniz ve ‘bana bunu teslim et’ dersiniz.”
ÜST AKIL SARAYDA OTURUYOR
“FETÖ darbe girişimini soruşturan savcılardan dosyalar alındıktan sonra başkalarına verildi. Başka savcılar, FETÖ iddianamesini önce Adalet Bakanlığı’na sundular, mahkemeye değil. Adalet Bakanlığı gördü, bazı değişiklikler yaptı, bazı şeyleri çıkardı sonra dedi ki, ‘Bunu götürüp mahkemeye verebilirsiniz.’ Adalet Bakanı neyi çıkardı? O iddianamelerden birisinde üst akıldan söz ediyor. O üst akıl kim? Savcı, iddianamesinde ‘üst akıl’ diyorsa ve bunun kim veya kimler olduğunu açıklamıyorsa bu bir hurafe. İddianamelerde hurafe olmaz. Bir üst akıl varsa kim bunlar, açıklayacaksın. Benim bildiğim bir üst akıl var, Saray’da oturuyor. Çünkü diğerlerinin tamamı aklını oraya kiraya vermiş zaten.”
1980 İLE KARŞILAŞTIRSINLAR
“Adalet Yürüyüşü sonrasında aynı politikalarımızı sürdüreceğiz. Her ortamda koşullar ne olursa olsun halka doğruları söyleyeceğiz. Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden bir istirhamım var. 20 Temmuz sivil darbe sonrası ortaya çıkan tabloyla, 12 Eylül 1980 sonrası ortaya çıkan tabloyu karşılaştırsınlar. Çok büyük benzerlikler görecekler.

Var mı Erdoğan'a HAYIR diyecek?



Var mı Erdoğan'a HAYIR diyecek?
Gazeteci Yazar İsmet Özçelik 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yılında yapılan çalışmaların erken seçime hazırlık olduğunu yazdı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “HAYIR” diyecek danışmanların lazım olduğunu ancak, buna “fırça” yememek için kimsenin yanaşmadığını yazan Özçelik, Erdoğan’ın ülkeyi herşeye evet diyen “yalaka” danışmanlarla mı yöneteceğini sordu.
İsmet Özçelik’in Aydınlık’taki yazısı şöyle:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan çok yalnız.” Bu cümle son dönemlerde, AKP ve Erdoğan’ın “dost” çevresinde çok sık kullanılır oldu.
Özellikle FETÖ ile mücadeledeki “yalnızlığına” vurgu yapılıyor. Etrafındaki danışmanlar tartışılıyor. Erdoğan’ı uyarmadıkları konuşuluyor.
15 TEMMUZ AFİŞLERİ
Erdoğan, seçimlerde ana tema olarak “15 Temmuz darbe girişimini ve engellenmesini” kullanmayı planlıyordu. Hatta, bu hafta yapılacak 15 Temmuz anmalarında erken seçimi “test” edecekti. Halkın nabzını ölçecekti.
Ama daha ilk günden skandal öne çıktı. 81 ilde reklam panolarına asılan Cumhurbaşkanlığı logolu afişler tartışma yarattı. O afişlerde, 15 Temmuz ABD/FETÖ darbe girişimini bastıran Türk Ordusu hedef alındı.
ABD-İsrail Koridorunu kesen Mehmetçik aşağılandı.
Halkla Mehmetçik karşı karşıya gösterildi. Türk askeri çaresiz ve aciz konuma sokuldu. Türk Ordusu itibarsızlaştırıldı.
Afişler halkı öfkelendirdi. AKP’liler dahil toplumun geniş bir kesiminde tepkiye yol açtı.
UYARILMADI MI?
Afişi ilk görenler bile afişlerin yanlış olduğunu hemen anladı. Ama bu afişleri hazırlayanlar ve onaylayanlar nedense fark etmedi(!)
AKP’lilere ve Erdoğan’ın yakın çevresinde yer alanlara, “Bu iş nasıl oldu?” diye sordum. Moralleri bozuktu. “Cumhurbaşkanımız bu kadar ayrıntı ile uğraşamaz. Muhtemelen afişler hazırlanmış ve kendisine gösterilmiştir. O da onca işinin arasında, kabaca bakıp ‘tamam’ demiştir. Bu afişleri asıl incelemesi gereken ve Cumhurbaşkanını uyarması gereken danışmanlardır. Özellikle de askeri danışmanlardır” dediler.
Tabi askeri danışman “SADAT kurucusu” olunca diyecek bir şey kalmıyor.
AFİŞLER TÜRKİYE’YE ZARAR VERDİ
Saraydaki danışmanlar uzun süredir tartışılıyor. Gerçek dostları Erdoğan’ı danışmanları konusunda uyarıyorlar. Bilgi ve liyakatleri bir yana, ideolojileri sorgulanıyor.
Yurt çapında reklam panolarına asılan o afişler sadece Erdoğan’a zarar vermedi, Türkiye’ye zarar verdi. Ordu-Millet birliğine en çok ihtiyacımız olduğu bir dönemde, bu birliğine darbe vurdu.
Eğer danışmanlar doğru isimler olsaydı, bu rezalet yaşanmazdı.
ERDOĞAN ÜLKEYİ BUNLARLA MI YÖNETECEK?
“15 Temmuz afişleri” sadece bir örnek. Ekonomide, siyasette, sanatta, ... her alanda benzer olaylar yaşanıyor. Çoğu görmezden gelinse de anlatılanlar tam anlamıyla bir felaket.
Önümüzdeki dönemde Saray kadrolarının daha da önde olacağı anlaşılıyor. Erdoğan her şeyi talimatla halledeceğini düşünüyorsa fena halde yanılıyor.
Bu anlayış devam ederse, “15 Temmuz afişleri” ne ilk, ne de son olacak. Şimdiden toplumda, iş dünyasında, siyasi kulislerde, “Erdoğan ülkeyi bu kadrolarla mı yönetecek?” sorusu öne çıktı.
Erdoğan için tehlike sinyali!
İŞLER KÖTÜYE GİDİNCE
Daha önce de vurgulamıştım. İşler kötüye gittikçe, liderlerin çevresi hızla değişir. “Uyaranlar” değil, “yalakalar” öne çıkar. “Çok yaşa padişahım”cılar boy gösterir.
Liderlerin zaafıdır. Böyle zamanlarda nedense bu tür isimleri tercih ederler. Etraflarında itiraz eden adam istemezler. “Çok büyüksünüz”, “siz en büyüksünüz”, “ne de güzel söylediniz”, “siz olmasanız her şey mahvolur”, “siz tek başına yetersiniz”, ... iltifatlarından pek hoşlanırlar.
AKP ve Saray kulislerinde anlatılanlara bakılırsa, şu anda aynı durum Erdoğan için de sözkonusu!
ERDOĞAN’LA ZOR!
Erdoğan’la uzun süre MYK’da görev yapmış bir AKP milletvekili yaşadıkları sıkıntılara dikkat çekti. Başbakan Binali Yıldırım’ın Hakkari ve Şırnak’ın ilçe yapılması ile ilgili olarak Erdoğan’la görüşmek isteyen milletvekillerine, “Fırça yemek istiyorsanız gidin” uyarısına vurgu yaptı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok gergin olduğunu, bunun da Erdoğan’ı frenlemeyi zorlaştırdığını söyledi. Anlayacağınız sadece danışmanlar değil, AKP milletvekilleri de aynı durumda. AKP’liler de Erdoğan’a “HAYIR” demekten korkuyorlar. Üstlerinin çizileceği endişesi taşıyorlar.
Ama bu tutum “dost” tutumu değil. Kişisel çıkar için ülke çıkarlarını unutuyorlar. Her şeye “EVET” diyorlar.
Erdoğan’a “HAYIR” diyecek kişilere ihtiyaç var. Hem kendisi, hem Türkiye için”
siyasetcafe.com

FETÖ'ye 'Darbe yap' diye 3 milyar dolar vermişler!




FETÖ'ye 'Darbe yap' diye 3 milyar dolar vermişler!
FETÖ’nün Birleşik Arap Emirliği’nden (BAE) 3 milyar dolarlık destek aldığı ortaya çıktı...
FETÖ’nün Birleşik Arap Emirliği’nden (BAE) 3 milyar dolarlık destek aldığı ortaya çıktı. Katar Üniversitesi Öğretim Üyesi Muhammed Muhtar Şankiti, FETÖ üst yönetimi tarafindan darbe öncesi diliminde Birleşik Arap Emirliği’ne 22 ziyaret gerçekleştirildiğini belirtti.
EKİPLER HALİNDE GİTMİŞLER

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesinden Yılmaz Bilgen'in haberine göre, Katar Emiri’ne yakınlığı ile bilinen Ortadoğu Uzmanı Şankiti, FETÖ terör örgütü mensubu firari eski savcı Zekeriya Öz ile “Ortadoğu’nun kiralık katili” olarak anılan Muhammed Dahlan arasında Cumeyra Oteli’nde özel bir görüşme gerçekleştiğini söyledi.

EN YOĞUN DÖNEM EKİM-TEMMUZ

FETÖ'cülerin 10 ila 15 kişi arasında değişen ekipler halinde Birleşik Arap Emirliği’ne ziyaretler düzenlediğini anlatan Şankiti, 2015 yılı Ekim ayında aynı amaçla yapılan sefere ait 36 bin dolarlık faturanın BAE hükümeti tarafından ödendiğini kaydetti. Şankiti,söz konusu ödemenin faturasını da gördüğünü belirtti. Yeni Şafak’ın konuştuğu Şankiti, aynı kapsamda Birleşik Arap Emirliklerine gelen sivil ve askeri bürokrasi heyetleri ile BAE hükümeti ve Dahlan ekibi arasında görüşmeler gerçekleştirildiğini iddia etti. Muhammed Şankiti, görüşme trafiğinin yoğunlaştığı Ekim 2015 - Temmuz 2016 tarihleri arasında darbecilere ödenen tutarın 3 milyar dolar olduğunu da sözlerine ekledi.

BAE, TÜRKİYE’Yİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR

“BAE’nin teröristbaşı Fetullah Gülen liderliğinde kalkışılan 15 Temmuz darbe girişimini destekleme sebebi, Turkiye’nin İhvan-ı Müslimin ile olan pozitif ilişkileridir” diyen Muhammed Şankiti, “BAE bu durumu Mısır ile birlikte kendi aleyhlerine gördükleri için bu kumpası destekledi” açıklamasında bulundu.

FETHULLAH GÜLEN DAHLAN İLE GÖRÜŞTÜ

Darbe öncesi terör örgütü lideri Fetullah Gülen ile BAE arasında arabuluculuk rolü verilen ismin Filistin asıllı Muhammed Dahlan olduğunu vurgulayan Katarlı Ortadoğu Uzmanı Şankiti, “Bu kapsamda F. Gülen ve Dahlan arasında görüşmeler yapıldı” dedi.

ZEKERİYA ÖZ DE DUBAİ'DE AĞIRLANMIŞTI

FETÖ’cü firari savcı Zekeriya Öz’ün 2013 yılında Dubai’de "krallar gibi" ağırlandığı ortaya çıkmıştı. Öz, beraberindeki 8 kişiyle birlikte Dubai’de 5 yıldızlı bir otelde bir hafta tatil yapmış, 77 bin liralık faturasını ise kendisi ödememişti.
Ayrıca Öz’ün 17 Ekim 2013 Perşembe günü başlayan Dubai seyahatini, Fly Express adlı acente organize ettiği öğrenilmişti. Seyahat acentesinin VIP servisine bağlı elemanlar tarafından karşılanan Savcı Öz ve beraberindekiler, buradan lüks bir araçla deniz kıyısındaki beş yıldızlı Jumeirah Zabeel Saray adlı bir otele yerleşmişti.
Dubai Jumeirah Zabeel Saray Otel’in kayıt defterindeki “Mr. Zekeriya Oz & Family” (Bay Zekeriya Öz ve ailesi) ibaresi dikkat çekti. Yemeklerini odalarında yiyen Savcı Zekeriya Öz ve misafirlerinin üç akşam boyunca yedikleri yemeklerin her bir öğünü için otele 2 bin 604 dolar ödendi. Ayrıca, Zekeriya Öz ve misafirleri çift yataklı 5 ayrı odada kaldığı ve çölde safari yapmak gibi etkinlikler gerçekleştirdikleri öğrenilmişti.

http://www.siyasetcafe.com/gundem-haberleri/23912-fetoye-darbe-yap-diye-3-milyar-dolar-vermisler!

İngiliz gazetesinden ses getirecek Türkiye haberi






İngiliz gazetesinden ses getirecek Türkiye haberi
İngiliz Guardian gazetesi, Türkiye'deki siyasi hava hakkındaki makalesinde, başarısız darbe girişiminin yıldönümüne 'yeniden canlanan Türk demokrasisinin damga vurduğunu' yazdı.
Simon Tisdall imzalı analizde, “Recep Tayyip Erdoğan baskıyı meşrulaştırmak için ulusun karşılaştığı tehlikelere vurgu yapmayı planlıyordu, ancak kitlesel yürüyüş (‘Adalet Yürüyüşü’) muhalefeti yeniden canlandırdı” ifadeleriyle başlıyor.
Yazıda “Bir ay süren, ülkeyi bir uçtan diğer uca kateden hükümet karşıtı ‘Adalet Yürüyüşü’nün ve bir milyondan fazla Türk’ün katıldığı İstanbul’daki kitlesel mitingin başarısı, Türkiye’nin otoriter Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a muhalefeti yeniden canlandırdı” deniyor.


BBC Türkçe’nin aktardığı makale şöyle devam ediyor:
Güç gösterisi bir an için hükümetin şaşırıp kalmasına yol açtı. Bu haftaya 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıldönümüne işaret eden, doruk noktası Erdoğan’ın girişimden tam bir yıl sonra Pazar sabahının ilk saatlerinde Meclis’te yapacağı konuşmanın olduğu, bir dizi resmi etkinliğin damga vurması gerekiyordu.
Erdoğan (darbe girişimini izleyen) sert baskısını meşrulaştırma amacıyla ulusun karşılaştığı kötülüklere ve kendi kahramanca metanetine vurgu yapacak. Ancak yıl dönümüne bunun yerine merkezdeki muhalefet partisi, Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği canlanan Türk demokrasisi konuşmaları hükmediyor. Erdoğan’ın ‘tek adam yönetimi’ne karşı mücadeleye ve ‘ikinci darbe’ olarak adlandırdığı Erdoğan’ın başarısız girişimi takiben gücü elinde toplamasını tersine çevirmeye ant içti.

Yazıda ‘çekingen ve mütevazı’ olarak tanımlanan Kılıçdaroğlu’nun ‘meydan okuma gösterisinin’, onun ve CHP’nin imajını değiştirdiği belirtiliyor ve ‘Türklerin baskıcı siyasi iklimdeki umutsuzluk duygusunu hafifletti’ deniyor.
Ardından analistlerin yorumlarına geçiliyor. Yazıda yorumlarına yer verilenlerden biri Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Murat Yetkin.

“Türkiye 25 gün önce olan ülke değil” diyor Murat Yetkin ve yürüyüşün, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) duruşunu değiştirmeye başladığına ilişkin işaretler olduğunu söylüyor. Yetkin yürüyüşün Türkiye’deki siyasi kültürü değiştirmiş olabileceğini de ifade ediyor.”
Yazıda, darbe teşebbüsünden beri yaklaşık 190 bin kişinin gözaltına alındığı, işten atıldığı ya da açığa alındığı ve Erdoğan’ın süreci muhaliflerini etkisiz kılmak için kullanmakla suçlandığı kaydediliyor.
Kılıçdaroğlu’nun AKP yetkilileri ve destekçileri tarafından tehdit edildiği ve vatan haini olmakla suçlandığı da belirtiliyor.
Yazıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Adalet Yürüyüşü’ katılımcılarını ‘terörist’ ilan ettiği, ancak daha sonra geri adım attığı kaydediliyor.

‘DİRENİŞ ULUSLARARASI BASKIYI BÜYÜTÜYOR’
Yazıda köşe yazarı Semih İdiz’in “Kimse bir gecede mucize olmasını beklemiyor ama Kılıçdaroğlu, demokratik ve laik sistemlerinin hızla kötüye gitmesinden yoğun endişe duyan milyonlarca Türk’e yeniden umut verdi” şeklindeki sözlerine de yer veriliyor. İdiz “Hükümet yolda kamudan oldukça büyük sempati toplayan bu tür bir protestoya tamamen korunmasız yakalandı” diyor.
Yazıda Kılıçdaroğlu’nun 10 maddelik talepte bulunduğu ve yeni protestolar düzenleme sözü verdiği kaydediliyor.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/ingiliz-gazetesinden-ses-getirecek-turkiye-haberi-h35860.html

Yaşar Nuri Öztürk - Fethullah Gülen hakkında neler demişti

Résultat de recherche d'images pour "Yaşar Nuri Öztürk - Fethullah Gülen hakkında neler demişti"
Yaşar Nuri Öztürk - Fethullah Gülen hakkında neler demişti 

'Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ülkesi oldukça, 15 Temmuz'lar her zaman olanaklıdır'




'Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ülkesi oldukça, 15 Temmuz'lar her zaman olanaklıdır'
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez'inden 15 Temmuz'a ilişkin yapılan açıklamada, 'Türkiye, 'şeyhler, dervişler, müritler' ülkesi oldukça, 15 Temmuz'ların yaşanması her zaman olanaklıdır, çare Atatürk'ün Laik ve demokratik Cumhuriyetini yeniden yaşama geçirmektir' denildi. 
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Merkez'inden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "Türkiye, 'şeyhler, dervişler, müritler' ülkesi oldukça, 15 Temmuz'ların yaşanması her zaman olanaklıdır, çare Atatürk'ün Laik ve demokratik Cumhuriyetini yeniden yaşama geçirmektir.
CIA DESTEĞİYLE, BAŞTA TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ OLMAK ÜZERE, DEVLETİN NEREDEYSE TÜM KURUMLARINA SIZAN FETÖ
15 Temmuz 2016 gecesi, CIA desteğiyle, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, devletin neredeyse tüm kurumlarına sızan FETÖ mensuplarınca yapılan darbe girişiminin yıldönümünde, bu girişimi yapanları ve buna fırsat hazırlayanları bir kez daha lanetliyoruz.
BAŞTA CUMHURBAŞKANI OLMAK ÜZERE, HÜKÜMETİN YETERLİ DERSLERİ ÇIKARMADIKLARI GÖRÜLMEKTEDİR
15 Temmuz, ülkemiz için çok önemli derslerle doludur. Başta Atatürk'ün kan pahasına kurduğu TBMM olmak üzere, kamu kurumlarının bombalanması, ordumuzun zaaf içinde gösterilmeye çalışılması, emniyet güçlerinin karşı karşıya getirilmesi kabul edilemez olaylardır. 
Bu olaydan, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, hükümetin yeterli dersleri çıkarmadıkları görülmektedir.
BİR ÜLKEDE YAŞANAN OLUMLU-OLUMSUZ TÜM OLAYLARDAN EN BAŞTA 'SİYASİ İKTİDAR SORUMLUDUR.'
Bunun birinci göstergesi, Anayasa değişikliği ile darbe girişimine karşı direnen Gazi Meclis'in yetkilerinin kaldırılması ve egemenliğin tek kişide toplandığı bir tek kişi rejimine geçilmesi olmuştur. Böylece ülkemiz, tek kişinin kandırılması halinde yaşanabilecek facialara açık hale gelmiştir.
İkinci göstergesi ise 1923'lerde Mustafa Kemal önderliğinde inşa edilen uluslaşma sürecini yıkmaya yönelik “devrim karşıtıö çabaların devam ediyor olmasıdır. Biliyoruz ki, bir ülkede yaşanan olumlu-olumsuz tüm olaylardan en başta 'siyasi iktidar sorumludur.'
YAŞ'TA 'İRTİCAİ FAALİYETLERDE BULUNDUĞU' TESPİT EDİLEN SUBAYLARIN TASFİYESİ ENGELLENMİŞTİR
Hepimiz biliyoruz ki, AKP iktidarı boyunca Yüksek Askeri Şura toplantılarında 'irticai faaliyetlerde bulunduğu' tespit edilen subayların tasfiyesi engellenmiştir.
ORDUMUZ İÇİNDE ATATÜRK DEVRİMLERİNE VE DEMOKRASİYE BAĞLI SUBAYLARIMIZ TASFİYE EDİLDİ 
Daha da kötüsü; iktidarın yabancı istihbarat örgütleri ve Fethullahçı yapı ile birlikte el ele sürdürdüğü Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla, Ordumuz içinde Atatürk Devrimlerine ve demokrasiye bağlı subaylarımız tasfiye edilerek dengeler alt üst edilmiş, devrimci uyanıklık örselenmiştir.
AFİŞLERİN BİRÇOĞUNDA, YİNE ORDUNUN HEDEF ALINDIĞINI, SORUMLULUĞUN TSK'YA YIKILMAYA ÇALIŞILDIĞINI GÖRÜYORUZ.
Bugün 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde sokaklara asılan afişlerin birçoğunda, yine ordunun hedef alındığını, acziyet içinde gösterilmeye çalışıldığını, ordu ile halkımız arasındaki güven duygularının sarsılmaya çalışıldığını ve sorumluluğun TSK'ya yıkılmaya çalışıldığını görüyoruz.
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ'Nİ ZAYIF DÜŞÜRMEK FETÖ'NÜN AMAÇLARINDAN BİRİYDİ
Oysa, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni zayıf düşürmek FETÖ'nün amaçlarından biriydi. Siyasi iktidar, geçen bir yıllık süre içerisinde yaptığı uygulamalarla TSK'nın tüm kurum ve kuruluşlarını ortadan kaldırarak, kendisi de orduyu zayıf düşürecek adımlar atmıştır. 
BUGÜN YAPILMASI GEREKENLER ŞUNLARDIR:
Her türlü etnik, mezhepsel ayrıştırıcı politikalar bir kenara bırakılmalı, Cumhuriyet rejiminin sağladığı eşitlik ve özgürlük olanaklarına sıkı sıkıya sarılmalı, bu anlamda, 16 Nisan halk oylaması ile saraya verilen egemenlik, saraydan alınarak yeniden Türk Milletine verilmelidir.
PKK, IŞİD, FETÖ GİBİ TERÖR ÖRGÜTLERİNE KARŞI ORTAK TAVIR 
Siyasi partiler başta olmak üzere, demokratik kitle örgütleri ve tüm kişi ve kurumlar, PKK, IŞİD, FETÖ gibi terör örgütlerine karşı ortak tavır alabilmeli, terör uzantıları tüm kamu kurumlarında tespit edilmeli, ancak bu kişilerin yerlerine yeni bir siyasal İslamcı anlayış yerine, kıdem ve liyâkatı gözeten, hakkaniyetli, yurtsever, Cumhuriyet değerlerine bağlı kadrolar getirilmelidir.
TSK'NIN KURUMSAL VARLIĞI VE ONURU ÖZENLE GÖZETİLMELİDİR
TSK'nın kurumsal varlığı ve onuru özenle gözetilmelidir. Yaşadığımız kriz bölgesinde güçlü bir TSK'nın Türkiye'nin en önemli güvencesi olduğu unutulmamalıdır. 
CUMHURİYETİMİZİN KURUCU İLKELERİNİ VE ULUSAL-ÜNİTER DEVLETİ SAVUNMAK ÖNCELİKLİ HEDEFLERİMİZ OLMALIDIR
Ve son olarak: Bağımsız yargıyı oluşturmak, üniversiteleri laik, bağımsız ve sorgulayan bir konuma getirmek, toprak bütünlüğümüzü, Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerini ve Ulusal-Üniter devleti savunmak öncelikli hedeflerimiz olmalıdır."
http://www.yurtgazetesi.com.tr/

'Çiçekleri hangi belediyeler ithal etti?' sorusuna 'devlet sırrı' yanıtı!



'Çiçekleri hangi belediyeler ithal etti?' sorusuna 'devlet sırrı' yanıtı!
Türkiye son 2.5 yılda Hollanda'dan 38 milyon 195 bin 130 kilo çiçek ithal etti. Karşılığında da 86 milyon dolar ödendi. Sadece 2017'in ilk 5 ayında 9.1 milyon kilo çiçeğe, 16.7 milyon dolar ödeme yapıldı.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, konuyu Meclis gündemine getirdi. Sözcü'den Ali Ekber Ertük'ün haberine göre, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, Tanrıkulu'nun soru önergesini yanıtladı ancak 'Çiçekleri hangi belediyeler ithal etti?' sorusuna, "Gümrük yönetmeliği uyarınca bu bilgiler gizli ve sır niteliğindedir" dedi.
Gümrük Bakanı Bülent Tüfenkci'nin, Tanrıkulu'nun soru önergesine verdiği yanıt şöyle:
"Hollanda'dan 2015 yılında 34 milyon 462 bin 224 dolar kıymetinde 14 milyon 302 bin 268 kg; 2016 yılında 36 milyon 685 bin 754 dolar kıymetinde 14 milyon 747 bin 520 kg; 01.01.2017-31.05.2017 döneminde ise 16 milyon 769 bin 067 dolar kıymetinde 9 milyon 145 bin 342 kg süs bitkisi ve çiçek ithalatı gerçekleşmiştir."

‘İç savaş tehlikesi var ama iktidar üç nedenle bunu göze alamıyor’






‘İç savaş tehlikesi var ama iktidar üç nedenle bunu göze alamıyor’

“İşte o zaman iç savaş tehlikesi ortaya çıkabilir ve Erdoğan’ın resmi ya da sivil güvenlik güçleri, silahlı milisleri harekete geçebilir” --Türkiye’de bir ‘iç savaş’ muhtemel mi? Binlerce tasfiyeye rağmen güvenlik birimlerindeki sayısal artış neye işaret ediyor? Afrin’e operasyon olası bir ‘iç savaşı’ tetikler ya da etkiler mi? gazeteci Koray Düzgören’e göre bir ‘iç savaş’ tehlikesi var ve Afrin’e yönelik bir operasyon bunu tetikleyecek unsurlardan biri. Ancak Düzgören, iktidarın üç nedenle ‘iç savaşı’ göze alamadığını belirtiyor ve ‘iç savaş’ çıkmadan Erdoğan yönetimini geriletmenin mümkün olduğunu söylüyor.
Hızla artan silahlanma, resmi ve özel güçlerin sayısındaki muazzam artış ile iç ve dış politikanın seyri üzerinden yapılan kimi değerlendirmelerde öne çıkan tartışmalardan biri ‘iç savaş’.

Konuyu geçtiğimiz günlerde köşelerine taşıyan deneyimli gazetecilerden biri de Artı Gerçek yazarı Koray Düzgören’di.

Düzgören, “Erdoğan bir iç-dış savaşa mı hazırlanıyor?” başlıklı yazısında, büyük bir hızla artan silahlanmadan Afrin’e yönelik son saldırılara dek çizdiği tabloda Türkiye’nin bir ‘iç ve dış savaş’ tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini söylüyordu. Koray Düzgören’le GazeteKarınca'dan Bekir Avcı konuştu..


Düzgören ise bir yandan yıllık bütçelerde polise, Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) ve diğer güvenlik bürokrasisine ayrılan paylardaki artışlara, bir yandan da güvenlik birimlerindeki binlerce tasfiyeye rağmen süren artışa dikkat çekerek, “devletin güçleri olması gereken güvenlik güçlerinin bir partinin milis güçleri gibi örgütlendiğini” ileri sürdü.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) öncülüğünde Ankara’dan başlayan ve İstanbul Maltepe’deki mitingle son bulan ‘Adalet Yürüyüşü’nün devam etmesinin AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘sabrını taşıracağını’ tahmin ettiğini söyleyen Düzgören, “İşte o zaman iç savaş tehlikesi ortaya çıkabilir ve Erdoğan’ın resmi ya da sivil güvenlik güçleri, silahlı milisleri harekete geçebilir” dedi.

2019’daki seçimi kaybetmenin ‘Erdoğan iktidarının sonu’ olabileceğini, bu nedenle Erdoğan yönetiminin ‘kendince her türlü tedbiri almak istediğini’ belirten Düzgören, Afrin’e yönelik muhtemel bir operasyonun bir iç savaşı tetikleme ya da etkileme olasılığı için ise “Rojava’ya saldırı Kürtlere yönelik aleni bir kışkırtma olur” değerlendirmesinde bulundu.

Erdoğan’ın Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) tutuklu eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ı 6-8 Ekim Kobani protestolarında yaşanan can kayıplarının müsebbibi olarak gösterdiğini de hatırlatan Düzgören, “Bu olay için şimdi Demirtaş’ı suçlamaya çalışıyorlar. Bana kalırsa Demirtaş o olayların bir iç savaşa dönüşmesini engelleyen, serinkanlı, sorumlu bir politika izledi. Bu sayede olaylar daha vahim bir hal almadı” dedi.

Düzgören son olarak da iktidarın varlığını sürdürebilmek için ‘her şeyi göze alabileceğini’ ancak yine de iç ve dış savaş konusunda üç nedenden ötürü çekimser olabileceğini söyledi.


İşte Koray Düzgören’in Karınca’nın sorularına verdiği yanıtlar:
Türkiye tam anlamıyla bir polis devleti haline gelmiş durumda



Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığınız “Erdoğan bir iç-dış savaşa mı hazırlanıyor?” başlıklı yazınızda bu sorunuzun altını silahlanmaya dair bazı sayısal veriler ile destekleyerek doldurmuştunuz. Bunları tekrar hatırlatır mısınız?


Ben 2004’den itibaren o zaman yazdığım Yeni Şafak’taki yazılarımda ve televizyon programlarında polis sayısının hızla arttırılmasına dikkati çekiyordum. AKP’nin bir polis devleti hazırlığı içinde olduğunu düşünüyordum. Düşünmenin de ötesinde, yıllık bütçelerde polise, MİT’e ve diğer güvenlik bürokrasisine ayrılan payların sürekli artması da zaten bu düşüncemi doğruluyordu.

Küçük bir araştırma bu konudaki gerçeği ortaya çıkartmaya yetiyor.

2005’de İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi 918 milyon TL. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 4.8 milyar TL, Jandarma Genel Komutanlığı’nın ki ise 2.5 milyar TL. MİT’in resmi bütçesi 352 milyon TL. Ayrıca MİT’in gizli operasyonları için örtülü ödenekten başbakanın talimatıyla her zaman aktarma yapılabiliyor.

Bu tarihte polis sayısı 200 bin, jandarma sayısı ise 150 bin kadar.

2014’de İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi 3.5 milyar TL. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 17.6 milyar, Jandarma Genel Komutanlığı’nın ise 6.5 milyar TL.

MİT’in 1 milyar 58 milyon TL. Özelikle terörle mücadele ve PKK ile savaş konularında koordinasyonu sağlayan Kamu Düzeni ve Güvenlik Müsteşarlığı’nın ise 20 milyon TL.

Polis sayısı 270 bine yükselmiş, jandarma sayısı ise 195 bin olmuş.

2017’ye gelince durum şöyle:

İçişleri Bakanlığı’na, ayrılan para 5.8 milyar TL, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 23.5 milyar TL Jandarma Genel Komutanlığı’na 9.3 milyar TL. MİT’e ayrılan 1.9 milyar TL. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’na ise 17.5 milyar TL.


Kamu Düzeni Müsteşarlığı’nın bütçesinin bu kadar artması Kürt şehir ve kasabalarına yönelik şiddet operasyonları ile yakından ilgili.

Artışlar çok dikkat çekici.

Ayrıca bu yıllar arasında polis ve jandarma çok sayıda çeşitli tip ve kapasitede zırhlı araç ve TOMA araçları ile güçlendirildi. Ağır silahlarla donatıldı.

Bunlara ilaveten Polis Özel Harekat (PÖH) ve Jandarma Özel Harekat (JÖH) gibi özel eğitilmiş, seçme birlikler de giderek güçlendiriliyor. Sayıları her biri için 10 binden 20 bine çıkartılıyor.

Bu birlikleri Kürt şehir ve kasabalarında giriştikleri vahşet uygulamalarından, işledikleri insanlık suçlarından ve yaktıkları, yıktıkları, soydukları Kürt konutlarının duvarlarına yazdıkları ırkçı, faşist sloganlardan biliyoruz.

Böylece özellikle son 15 yıl içinde ciddi bir polis ve jandarma gücüyle, neredeyse silahlı kuvvetlere alternatif olacak bir paralel ordu oluşturulduğunu görüyoruz.

AKP yönetimi, oluşturduğu bu alternatif ordu ile bir yandan her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünü zor kullanarak engelliyor ve toplumsal muhalefetin sokağa çıkmasına kesinlikle izin vermiyor.

Bir yandan da muhtemel daha yaygın protesto eylemlerine, kitleselleşme eğilimi gösteren toplu gösterilere karşı korkutucu ve caydırıcı bir güç olarak özellikle büyük kentlerin meydanlarında, ana caddelerinde devriye geziyor.

Böylece polis ve jandarmanın ne kadar güçlü olduğu ve her türlü muhalefet kıvılcımına karşı teyakkuz halinde olunduğunun propagandası da yapılmış oluyor.

Tabii esas olarak böyle bir güçten, muhtemel bir darbe, kalkışma ya da iç savaşta AKP ve Erdoğan iktidarının ordusu olarak görev yapması bekleniyor.

Tabii bunların ötesinde ASAD isimli özel güvenlik şirketiyle silahlı kuvvetler ve polis teşkilatını yeniden düzenleme ve eğitim verme konularında bir anlaşma imzalandığı da biliniyor. Erdoğan’ın ASAD eliyle silahlı kuvvetler ve polis teşkilatını bir saray ordusu ve saray polisi haline getirmek istediğine ilişkin iddialar var.

Bugün Türkiye tam anlamıyla bir polis devleti haline gelmiş bulunuyor.

Ve bu polis gücü, son 15 Temmuz Darbe Girişimi öncesi ve sonrasında FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle 10 binin üzerinde polisin meslekten çıkarılmasına rağmen 300 bine yaklaşıyor. Meslekten atılanların yerine İçişleri Bakanlığı’nın 20 bin kadar yeni polis almak için sınav açtığı biliniyor. Tabii özellikle bu yeni alınan ve alınacak olan polislerin katıksız birer AKP militanı olacağını söylemeye bile gerek yok.

Güvenlik güçleri bir partinin milis güçleri gibi örgütleniyor



Bu silahlanmaya dair iki ayrım yapıyorsunuz: Resmi güçlerin silahlandırılması ve özel-sivil güçlerin silahlandırılması. Böylesi bir örgütlenmenin ancak iç savaşı göze alabilen bir siyasetin çabası olduğuna işaret ediyorsunuz. Buna dair neler söylersiniz?


AKP iktidarı bir yandan resmi güvenlik güçlerini hem genişletiyor hem de dönüştürüyor. Nasıl genişlettiğini yukarıda anlattım. Hem bütçeden ve örtülü örtüsüz değişik kaynaklardan güvenlik bürokrasisine ve güvenlik güçlerine aktarılan paranın miktarı büyük bir hızla artıyor Hem de aslında devletin güçleri olması gereken güvenlik güçleri bir partinin milis güçleri gibi örgütleniyor. Genelde AKP’nin, özelde de Erdoğan’ın muhafız birlikleri haline geliyor.

SADAT’la yapılan anlaşma bu sürecin hızlandırılmasını amaçlıyor.

Bu şekilde dönüşen bir silahlı gücün kayıtsız şartsız liderin emrinde oluşu, ister istemez olası bir iç savaş tehdidinde ya da varsayalım darbe tehlikesi iddiası söz konusu olduğunda kayıtsız şartsız liderin emrinde olacağını gösterir.

Öyle görünüyor ki Erdoğan seçimle işbaşına geldi ve hileli, sahtekârlıklarla, kanunsuzluklarla dolu seçimlerle de çoğunluğunu korudu. Ama bu çoğunluğu kaybettiğinde iktidarı demokratik bir olgunlukla bırakabilecek mi? Sorun bu.

Bunun ilk denemesini 7 Haziran seçiminde gördük. AKP çoğunluğu kaybettiği halde Erdoğan’ın müdahalesi ve tabii muhalefetin de izin vermesiyle iktidarı bırakmadı. Erdoğan ülkeyi istediği şartlarda yeni bir seçime götürüp baskı, şiddet, vahşet uygulayarak ve her türlü hileli yolu deneyerek yeniden çoğunluğu sağladı.

Şimdi önünde 2019’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim var.

Erdoğan’ın Referandum sonuçlarına da bakarak bu seçimi kazanamayacağını söyleyenler var. Tabii Erdoğan’ın bu seçimi kaybetmesi demek seçimden sonra kendisini –ülkede dürüst birkaç yargıç bulunabilirse eğer- mahkemenin önünde bulması anlamına gelir.

Erdoğan asla, ne pahasına olursa olsun böyle bir şeye izin vermez. Bunun için o çoktan harekete geçti bile. Hileli referandumla kabul edildiği varsayılan Anayasa değişikliği 2019’a kadar olan süreyi geçiş süreci olarak tanımlıyor. Bu arada geçiş kanunları çıkarılacak. Ülkenin faşizme geçişi ile ilgili gereken kanunlar. Bunların Meclis’ten tartışılmadan ve hızla geçebilmesi için önce Meclis’in İçtüzüğü değiştiriliyor. Neyse ki bu kez CHP işlenen suça ortak olmadı. İçtüzük çalışmalarına HDP ile birlikte katılmadı. Bundan sonrası sadece formalite. Neyi geçirmek istiyorlarsa süratle geçirecekler.

Sanıyorum sırada seçim barajını düşürüyoruz iddiasıyla dar bölge seçim sistemini getirecekler. Böylece zaten AKP’yi iktidardan düşürmek neredeyse mümkün olamayacak.

İşi böylesine kılıfına uydurarak, meşruiyet havası vererek ülkedeki gerginliğin azaltılacağını düşünmek çok yanlış olur. Böyle bir durumda üstelik de muhalefet -MHP’ye muhalefet demek yanlış olur- Meclis dışındayken Meclis’ten geçirilecek her yasanı meşruluğu tartışılır.

Aslına bakılırsa gayrimeşru bir iktidara karşı direnmek meşru bir davranış olacaktır.

Eğer CHP Adalet Yürüyüşü’nü Maltepe Mitingi’nden sonra da devam ettirirse bu kez Erdoğan yürüyüşe göstermek zorunda kaldığı sabrı göstermeyebilir. Çünkü hala yürüyüş ve Maltepe Mitingi ile ilgili nefret söylemine devam ediyor. Yürüyüş ve mitingi küçümsemek için eleinden geleni yapıyor.

Bundan sonra muhalefetin bu yürüyüşlere devam etmesi halinde, işte o zaman, iç savaş tehlikesi kapıda demektir.

Ve Erdoğan’ın resmi ya da sivil güvenlik güçleri, silahlı milisleri muhalefet güçlerine karşı harekete geçebilir.

‘Adalet Yürüyüşü’ne müdahale ederek olayı büyütmekten korktular

Özgürlükçü Demokrasi’den Veysi Sarısözen de bu konuyu geçtiğimiz günlerde köşesine taşımıştı. Sarısözen, iç savaş çıkmadığı takdirde Erdoğan’ın 2019’da seçimi kaybedeceğini bildiği için ‘her çareye başvurabileceğine’ dikkat çekiyordu. Eğer bir iç savaş hazırlığı varsa bu 2019’daki seçimler ya da Erdoğan’ın ‘gitme ihtimali yüksek iktidarını kaybetmemek arzusu’ ile mi ilgili?


Tamamen öyle. Bu sorunun cevabını büyük oranda yukarıdaki soruda yanıt verdim.

Evet, Erdoğan seçimi kaybetme ihtimaline karşı şimdiden her tedbiri alıyor. En ince detayına kadar planlanmış bir durumu yaşıyoruz.

Çünkü seçim kaybetmek demek, Erdoğan iktidarının sonu demek. Bu Erdoğan’ın bütün planlarının bozulması anlamını taşır. Asla ve ne pahasına olursa olsun Erdoğan -eğer bu arada yanlış bir şey yapmazsa- böyle bir şeye izin vermeyecektir.

Gerçi Adalet Yürüyüşü onun dengesini bozmuş ve büyük bir telaşa sevketmiştir ama istediği halde yürüyüşe de müdahale edememiştir. Müdahale ederek olayı büyütmekten daha fazla korkmuştur. O nedenle korkusundan mitinge dahi izin vermek zorunda kalmıştır.

Erdoğan’ın en büyük korkusu milyonların demokratik haklarını kullanarak sokağa çıkıp kendisini iktidardan düşürmek üzere barışçı gösterilerle harekete geçmesidir.

İşte böyle bir noktada dahi Erdoğan yine de iktidarı bırakmayacak, elindeki güçlerle sonuna kadar direnmek isteyecektir.

Demirtaş’ı suçlamaya çalışıyorlar ama o, olayların iç savaşa dönüşmesini engelledi
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, Türkiye’nin Afrin’e yönelik olası saldırısı için “Türkiye’de içte öyle şeyler yaşanır ki AKP’nin de hayal edemeyeceği şeyler olur” uyarısında bulunmuştu. Afrin’e operasyon içte olası bir ‘iç savaşı’ tetikler ya da etkiler mi? Eğer etkilerse bunun boyutu ne olur?


Bunu ben de yazmıştım. Efrin ya da Rojava’ya yönelik bir saldırı ya da istila girişimi sadece Rojava’daki YPG güçleri ve Kürtlerin direnmesiyle karşılaşmaz Türkiye Kürtleri de buna tepki verirler. Erdoğan’ın “Kobane düştü düşüyor” sözlerinin nasıl tepkilere yol açtığını biliyoruz. Gerçi bu tepkilere karşı AKP’nin elinin altındaki bazı milis güçleri polis güçlerinin müsamahası ve yer yer desteği ile harekete geçirdiğini de gördük. Bu olay için şimdi Selahattin Demirtaş’ı suçlamaya çalışıyorlar. Bana kalırsa Demirtaş o olayların bir iç savaşa dönüşmesini engelleyen, serinkanlı, sorumlu bir politika izledi. Bu sayede olaylar daha vahim bir hal almadı.

Rojava’ya saldırı Kürtlere yönelik aleni bir kışkırtma olur.

Üç nedenle iç savaşı ve dışarıda bir savaşı göze alamazlar
Peki, Erdoğan yönetimi gerçekten de dış ve iç savaşı göze alabilir mi? Alırsa ne olur? Yazınızda “İnsan düşünmek bile istemiyor” diyorsunuz. Eğer düşünecek olursak neler söylersiniz.


Tabii aslında iktidarlarının devamı için her şeyi göze alabilirler. Fakat yine de ne iç savaşı ne de dışarıda, sınırların ötesinde genel bir savaşı göze alabilirler diye düşünüyorum. Üç nedenle.


Birincisi: ABD ve diğer bölge ülkeleriyle çatışmayı ve hatta savaşı göze alamadıkları için.



İkincisi: Böyle bir hareketin sonunda hayal kırıklığına uğrama ihtimalleri yüksek olduğu için. Bunu yazdım. YPG artık Kobane kuşatması sırasındaki YPG değil. Neredeyse düzenli ordu haline gelmiş, IŞİD’i bitirmek üzere olan bir güç haline gelmiş durumda.

Üçüncüsü: Sadece Rojava’yı işgal değil, içerde de bir savaş çıkarmayı gözleri yemediği için bunu yapamazlar diye düşünmek istiyorum.. Çünkü böyle bir savaşın sonunda hem AKP zarar görür, hem de bütünüyle Türkiye.



Bunu göze alamadıkları için böyle bir şey yapamazlar gibime geliyor. Böyle bir şey yaparlarsa 15 yılda kendileri ve iktidarın nimetlerini sınırsızca sundukları kesimler bütün kazandıklarını anında kaybederler. Sadece bununla kalsa iyi, işin içinde yargılanmak da var.

Ama yine de belli olmaz. Suçları o kadar fazla ki neyi ne kadar göze alabileceklerini, gerekirse nasıl bir çılgınlığa sürüklenebileceklerini kestirmek zor.

O nedenle yazımda, “Böyle bir savaşın sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum” dedim.

Dünyadaki örneklerinden biliyoruz, iç savaş savaşların en kötüsüdür.

İç savaş çıkmadan Erdoğan’ı geriletmek mümkün
Eğer bir iç savaş tehlikesi varsa bunu önlemek mümkün mü, yol nedir? 

Bir iç savaşı bu durumu görüp dehşete kapılacak olan Erdoğan ve AKP destekçileri engelleyebilir. AKP’de ne zamandır Erdoğan’ın gidişatından memnun olmayan hatta bunu artık tehlikeli ve kendileri için de zarar verici bulan bir kesim seslerini çıkartmaya başladı. Bunlar tepkilerini arttırabilir mi? Çok zor, ama yine de imkansız değil.

CHP’nin Adalet Yürüyüşü’ndeki uyanışı devam ederse ve Kürtler başta olmak üzere Erdoğan’ın uykularını kaçıracak bir muhalefet birlikteliği ortaya çıkarsa belki Erdoğan’ın faşizan niyetleri ve hamleleri engellenebilir.

Türkiye halklarının yüzde 50’den fazlası Erdoğan’a karşı. Bu büyük kitle kararlı davranırsa iç savaş çıkmadan Erdoğan’ı geriletmek mümkün olabilir.
http://www.politez.com/detail/politez-/8056/ic-savas-tehlikesi-var-ama-iktidar-uc-nedenle-bunu-goze-alamiyor#.WWkaE4jyjIU

Erdoğan BBC'ye konuştu: Ana muhalefet terör örgütüyle birlikte hareket etmiştir




Erdoğan BBC'ye konuştu: Ana muhalefet terör örgütüyle birlikte hareket etmiştir
Şu anda içeride olanların gazetecilik sıfatı yok--200 bin kadar tutuklanan, işlerinden atılmış ya da uzaklaştırılmış 200 bin kişi terörist.''Gitsin özel sektördeçalışsınlar''
İstanbul'da BBC'nin HARDtalk programından Zainab Badawi'ye özel bir mülakat veren Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi'nin "sözde bir adalet yürüyüşü" gerçekleştirdiğini, son mitingine de sadece 170 bin kişinin katıldığını söyledi.
Erdoğan, 'CHP zihniyetinin hep PKK terör örgütü ile beraber hareket ettiğini' belirtti. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, darbe girişimi sonrası tutuklanan, işten atılan ya da açığa alınan yaklaşık 200 bin kişi ile ilgili bir soruya "Terör örgütünün mensupları olanları devlet niye beslesin?" yanıtını verdi. 
Erdoğan, Katar krizi ile ilgili olarak ise "Türkiye bu bölgede asla Müslümanın Müslümana kırdırılmasını istemez" dedi.
  
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, BBC'nin HARDtalk programının sunucusu Zainab Badawi'nin bazı sorularına yanıtları şöyle: 

Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda, başarısız bir darbe girişimi gerçekleşmiş,ülke hiç olmadığı gibi bir araya gelmişti. Ama o birliktelik ruhu şu anda yok olmuş durumda.Ve sizin darbe girişimini, sadece darbeye kalkışanları değil tüm muhalefeti ortadan kaldırmak için kullandığınız yönünde eleştiriliyorsunuz. Herkes bir araya gelmişti.Her yaştan ve politik geçmişten insan "Biz demokrasinin yanındayız" dedi. "Darbenin karşısındayım" dediler. O birliktelik ruhuna ne oldu?

Bizim birliğimizde herhangi bir şey söz konusu değil. Buna tahammül edemeyenler bunları uyduruyorlar. 

Ama Ankara'dan İstanbul'a eşi daha önce görülmemiş bir yürüyüş gerçekleşti. Bu yürüyüşün sloganı "Hak, hukuk, adalet"ti. Genel inanış; sizi eleştiren herkesin peşine düştüğünüz yönünde. "Benimle değilsen bana karşısındır" sözünü hatırlatıyor bu…

Şimdi ben size özellikle bir şey söyleyeyim; Bu tamamıyla sözde bir adalet yürüyüşüdür. Ve bu sözde adalet yürüyüşünün ortalaması bellidir. Bunun ortalaması bazen 500 olmuş, bazen 1000 olmuş, bazen 1500 olmuş bu kadar. Bakın bütün bunların bu yürüyüş esnasında hükümetimiz her türlü güvenlik önlemini sağladı. Bu güvenlik içinde bu yürüyüşü yaptılar. Ve gelip de en son topladıkları mitingdeki kalabalık nedir? O kalabalık da ortada. Bakın toplam, İstanbul dışında otobüslerle gelenlerle birlikte topladıkları 170 bin kişi.

Biz bir 7 Ağustos mitingi yaptık. Ve 2 milyon insan orada toplandı. Aramızdaki fark budur. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak, hükümetimiz, hükümet olarak bugüne kadar kimsenin önünü kesmemiştir. Kimsenin demokratik haklarını engellememiştir.

Benim de sorum oydu; darbe girişiminde sonra milyonlar sokağa çıktı. Şimdi insanların protesto için yürüdüğünü görüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı bunun için size "O birliktelik ruhuna ne oldu?" diye sormuştum.

Şimdi hiçbir zaman bu ana muhalefet, Cumhuriyet Halk Partisi zihniyeti ve onlarla beraber hareket edenler, PKK terör örgütü, bunlar hep beraber hareket ettiler. Bunlar hiçbir zaman bir birlik ruhunda bütünleşmemişlerdir. Bunlar her zaman ayrılıkçı olmuşlardır. Ve ana muhalefet, şu anda terör örgütü ile birlikte hareket etmiştir. Ve aşırı uçlar beraber hareket etmişlerdir. Dolayısıyla bunların böyle bir birlik ruhunda bulunması da bundan sonra zaten söz konusu olmayacaktır. Asıl demokratik mücadeleyi de şu anda iktidar partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, Parlamento'da gayet açık ne şekilde ortaya koymaktadır.
  

Size net bir şekilde şunu sormak istiyorum; gazeteciler özgürce konuşamadıklarını düşünüyorlar. Birinci olarak bu. İkinci olarak da; Türkiye dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke..Geçtiğimiz yıl 160 medya kuruluşu kapatıldı. 2500 kadar gazeteci ve medya çalışanı işlerinden oldu.150 gazeteci şu anda hapiste. Bu rakamda, dünya çapında hapiste olan gazetecilerin üçte birine denk geliyor. İfade özgürlüğünden bu denli korkmanızın nedeni nedir?

Bakın şu anda siz benden daha fazla konuşuyorsunuz. Asıl özgürlük sizde. Siz bana özgürlük tanımıyorsunuz. Benimle böyle bir söyleşi yapıyorsunuz ama bana özgürlük tanımıyorsunuz. Ve gazetecilikten dolayı içeride olan yok. Bunu çok açık görmemiz lazım. 

Şu anda Türkiye'de bu kadar muhalif gazeteciler, işte bu yürüyüşü yapma esnasında bütün yazılanlar çizilenler, her türlü hakaretler hepsi ortada. Şu anda içeride olanların gazetecilik sıfatı yok. Bunlar ya terör örgütüyle beraber hareket etmişlerdir, ya silah bulundurmaktan içeri girmişlerdir. Ya da birçok yerlerde bankamatikleri kırmışlar, buraları soymuşlardır. Ama ceplerinde bir sarı basın kartı değil, gazeteci kartı vardır. Bununla beraber de kendilerinin gazeteci olduğunu iddia etmişlerdir. Ve şu anda da sizin ifade ettiğiniz şekilde 170 tane gazeteci falan içeride yok. Bunların hepsi yalan. Böyle bir şey söz konusu değil. 

Bunların defaatle açıklamalarını yaptık ve şu anda gerçek manada gazeteci sıfatıyla içeride iki kişi var. Bunun dışında böyle bir şey söz konusu değil. Bu yalanlarla da dünyayı kandırmayalım. 

Yargı, ordu, emniyet, basına sızmak suretiyle çatı ile böyle bir çete oluşturuldu. Bu çete ile de bu darbe girişiminde bulunuldu. Soruyorum; bir devleti yıkmak için böyle bir çalışmayı hep birlikte böyle bir çalışmayı hep beraber yapacaklar sonra da sonra da gazetecilik kimliğine sığınarak kendilerini kurtaracaklar. Böyle bir şey söz konusu değil. Biz bu konuda kimsenin yazdığından, çizdiğinden ne korktuğumuz ne de çekindiğimiz yok.

Darbe girişimi sonrası 200 bin kadar Türk vatandaşı ya tutuklanmış ya işlerinden atılmış ya da uzaklaştırılmış durumda. Bunların arasında, politikacılar, akademisyenler, gazeteciler var. Size şunu sormak istiyorum; mahkeme onların suçlu ya da suçsuz olduğuna karar verecekleri süreçte bu insanlar nasıl hayatta kalacaklar? Bu insanlar işlerini kaybettiler ve onların bakımında olan yakınları var. Bu insanlara ne olacak?

Yani hanımefendi, önce şunu söyleyeyim; kusura bakmayın bakın bu söylediğiniz şeyler doğru değil, dürüst değil. Bakın yargı, Batı'da yargı oluyor da, Türkiye'nin yargısı niye yargı olmuyor? Bugün yargı ByLock denilen bir delili yakalamıştır. Eagle denilen bir delili yakalamıştır. Bu delillerin yanında da "FETÖ Terör Örgütü"nün bağlantılarını tespit ederek bu bağlantıları ortaya koymuştur. Ve askere sızmış, yargıya sızmış, polis teşkilatımıza sızmış, tüm bakanlıklara sızmış bu darbeciler yakalandığı zaman, bunlar hala orada tutulacak mı? Bunlar görevden alınmayacak mı? Kusura bakmayın. 

Bakın Doğu Almanya-Batı Almanya birleşmesinde 500 bin insan açığa alındı. Kimsenin sesi çıkmıyor. Ama Türkiye'de şu anda devlete karşı darbe yapanlara müdahale yapılmasın isteniyor. Böyle bir şey olmaz. 

Ama işlerinden atılanlar ve uzaklaştırılanlar, onlar nasıl hayatlarını sürdürecekler? Türk devleti onlara sosyal yardım yapacak mı, ödenek sağlayacak mı? Çünkü geçim kaynakları ellerinden alınmış durumda. Ailelerine ne olacak?

Böyle bir yaklaşım olabilir mi ya? Bir insanın özlük hakları varsa, özlük hakları kendisi için geçerli ise bu haklar kendisine verilir. Bu özlük haklarını kaybettiyse ne yapar; gider özel sektörde çalışır, devlette çalışmaz. Yani devlet herkesi, sonuna kadar herhalde bakmak, beslemek zorunda değildir. Bunlar çünkü bir terör örgütünün mensuplarıdır. Terör örgütünün mensupları olanları devlet niye beslesin? Benim 250 vatandaşım öldürülmüş. 2193 vatandaşım yaralı. Bunların yarasını acaba kim saracak? 250 şehidimi kim geri getirecek? Bunları niye konuşmuyoruz? Bunları konuşalım.

Bu insanların darbeye kalkışmaktan suçlu olduklarını söylüyorsunuz. Dolayısıyla Fethullah Gülen'in takipçileri olduğunu söylüyorsunuz. Gülen'in ABD'den iadesini istediniz. Yakın bir zaman önce ABD Başkanı Donald Trump ile bir görüşmeniz oldu. Size Fethullah Gülen'in iadesi konusunda ne söyledi?Tabii o (Gülen) böyle bir darbe girişiminde yer aldığı iddiasını reddediyor. 

Trump'ın söyledikleri de tıpkı ondan öncekiler gibi. Onlar da işte "Yargı var. İşte yargı süreci. İlgileniyoruz. Şu anda dosyaları inceliyoruz" (diyor). 85 koli, biz onlara teslim ettik. Bu noktada kendi polis teşkilatlarının bunu incelediklerini ve yargı ile de bu işin takibinin olacağını söylüyorlar. Biz de aynı şeyi muhataplarımıza söylüyoruz. Bizim de yargımız var. Yargı şu anda bunların hepsini inceliyor. Ve nihai kararı da yargı verecek, olay bu kadar basit. 

Sizce AB'ye üye bir Türkiye mi, yoksa üye olmayan bir Türkiye mi daha iyi?

Şimdi biz verdiğimiz sözü tutuyoruz. Fakat Avrupa Birliği bu noktada bize karşı çok açık, net olur da mesela 'Biz Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne alamayız' derse, bu bizi rahatlatır. Biz de B planımızı, C planımızı uygulamaya koyarız. Bizim için Avrupa Birliği olmazsa olmaz bir yer değil. Türkiye ayakları üzerinde duran, bugün kişi başına milli geliri 11 bin doları aşmış bir ülke. Biz rahatız.

Sayın Cumhurbaşkanı, bana siz kişisel olarak, "Türkiye AB'siz daha iyi olur" diye düşünüyormuşsunuz gibi geliyor.

Şu andaki tablo şu; Bir zamanlar, Başbakan olduğum ilk zamanlarda bizim AB'deki liderler zirvesinde, bize yaklaşımları şuydu; "Türkiye bir sessiz devrim yaptı" diyorlardı. Ama şimdi aynı Avrupa, ne yazık ki, bizi liderler zirvesine davet etmedikleri gibi devamlı oyalıyorlar. Ve şu anda halkımın büyük bir çoğunluğu Avrupa Birliği'ni istemiyor. Ve Avrupa Birliği'nin bize karşı yaklaşımını da samimi bulmuyor. Buna rağmen Avrupa Birliği'ne karşı samimiyetimizi bir müddet daha devam ettireceğiz, bakalım nereye varacak.

Türkiye çok önemli konumda bir ülke. Ordunuz NATO'nun en büyük ikinci ordusu. Ve söz konusu Orta Doğu olduğunda, zorlu bir coğrafyada anahtar bir rol oynuyorsunuz. Katar ve diğer 4 Arap ülkesi arasındaki gerilime gelirsek; Suudi Arabistan, Mısır, Emirlikler ve Bahreyn'in Katar'a sundukları koşullardan biri Türk askeri üssünün kapatılması. Siz oraya daha fazla asker gönderdiniz. Sorum çok basit aslında: Gerilim askeri bir noktaya taşınabilir mi? Sizin yanıtınız bu durumda ne olur? Böyle bir durumda taraf olur musunuz?

Böyle bir şeyi bana soruyorsunuz da neden Amerika'ya sormuyorsunuz? Böyle bir soruyu Fransa'ya neden sormuyorsunuz? Böyle bir soruyu İngiltere'ye neden sormuyorsunuz? Biz krizlerin tarafı değiliz. Biz tam tersi Körfez'de bir diyalog, bir barış yoluyla süratle çözüm arayışı içerisindeyiz. Türkiye asla bu bölgede Müslümanın Müslümana kırdırılmasını istemez. Ve Müslümanın Müslümanla savaşını biz istemiyoruz. Biz artık bunlardan bıktık. Biz Yemen'deki olanları istemiyoruz. Filistin'deki, Libya'daki gelişmeleri bu şekilde istemiyoruz. Suriye'de olanlar ortada, Irak'ta olanlar ortada. Bunlarda bedel ödeyen ülke Türkiye. Bunları istemiyoruz. Katar'da da böyle bir şeyi asla kabul etmiyoruz.
http://www.politez.com/detail/politez-/8051/erdogan-bbcye-konustu-ana-muhalefet-teror-orgutuyle-birlikte-hareket-etmistir#.WWkYGYjyjIU

Fethullahçılar buz dağının sadece görünen yüzü




Fethullahçılar buz dağının sadece görünen yüzü
Buz dağının arkasında egemen İslam dünyasının bağrında taşıdığı tekfirci/totaliter mezhepler ve o mezhepler güdümünde hareket eden cemaatler, tarikatlar ve hatta eğitim sisteminin ta kendisi bulunmaktadır…
Kanlı darbe girişiminin birinci yıl dönümünde elbette pek çok söz edilecek, menfur kalkışmanın yarattığı acı sonuçlar yeniden gözler önüne serilecektir. Yapılmalıdır da; en nihayetinde başta 15 Temmuz kalkışması olmak üzere onlarca canı yakan, karşısındakini düşman olarak görüp ölümüne fetva çıkaran bir örgütün canice saldırısından bahsediyoruz.
Fakat şurası var ki, Fethullah Gülen liderliğindeki bu örgütle yüzleşilmeden, örgütün dini söylemleri, hareket tarzı ve mantığı ile hesaplaşılmadan ancak günü kurtarabiliriz. Dahası şunu da ifade edelim ki, söz konusu örgüt buz dağının sadece görünen yüzüdür.
Buz dağının arkasında ise egemen İslam dünyasının bağrında taşıdığı tekfirci/totaliter mezhepler ve o mezhepler güdümünde hareket eden cemaatler, tarikatlar ve hatta eğitim sisteminin ta kendisi bulunmaktadır.
“IŞIK EVLERİ”
Artık aleni biçimde ortaya çıktığı üzere bahse konu örgüt, emniyet, asker, yargı ve diğer önemli kritik kurumlarda örgütlenerek devleti ele geçirmek istedi. Üstelik bu amacında çok büyük oranda da başarılı oldu. Peki, örgütün bu noktada gayesi neydi? Neden kurumları ele geçirmek istemişti? Gelin bu sorunun cevabını Gülen’in sözlerinden okumaya çalışalım:

“….Yunanlı bir şey bekler: O dünyayı kirden, pastan kurtaracak bir Heraklit bekler. Hristiyan insanlığı kurtaracak Mesih intizar etmektedir. Alevî de bir gayb imam, ‘muntazır imam’ beklemektedir. Biz de bir şey bekliyoruz. Eğer onu beklememizde Allah nezdinde bir mahsur yoksa; hem içini, hem dışını fetheden ‘altın nesil’ bekliyoruz. Daha doğrusu biz kimseyi beklemiyoruz, ‘altın nesil’ olmayı düşünüyoruz”

Gülen Örgütlenmesi her ne kadar hoşgörü, diyalog gibi sözleri paravan olarak kullansa da esas olarak kendi teokratik yorumlarının egemen olduğu bir “şeriat ülkesi” istiyordu. Bunun içinde yetiştirilmesi gereken bir Altın Nesil ihtiyacı hasıl olmuştu. Ve yetiştirildi de. “Işık Evleri” adı verilen yerler, bahsi geçen neslin ideolojik üretim merkezleri olarak düşünüldü. Ve Gülen ışık evleri ile ilgili 1992 yılında sızıntı dergisinde şu satırları kaleme aldı:

“Bu ülkede yıllar ve yıllar matemle inlemeye itilmiş nesiller, rûhlarındaki kasvetleri dağıtıp tali’lerinin önünü kesen karanlıkları yırtacak ve onları alıp aydınlıklara çıkaracak fevkalâdeden bir inâyet eli düşleyip durmuşlardı. Işık evler, gökler ötesine açık o nûr efşân iklimleriyle, hülya ve ümit, tahassur ve hicran, ızdırap ve hafakan dolu bütün sinelerin böyle bir beklentisinin cevabı oldu.

İşte bu dönem, dev nebülözler gibi, her yana kollarını salmış bulunan ışık komplekslerinin, bütün zulmetleri bir bir yırtma, topyekûn karanlıklarla hesaplaşma, inanan insanlar arasında her türlü alâkaya merkez, bütün rûhanî zevklere kaynak, umum ma’nevî ihtiyaçlara mercî ve her seviyedeki insanı, aklî, rûhî, kalbî ve hissî beklentileriyle kucaklama dönemidir.”
“ALTIN NESİL”
Işık Evleri denilen örgüt evleri bu anlamda oldukça önemlidir. Zira bu evlerde gelecekte devlet kurumlarını ele geçirecek kimi militanlar yetiştiriliyordu. Fakat örgüt bu evleri hep dini eğitim haneleri olarak sundu ve kamuoyunda da öyle bilinmesini istedi. Öte yandan, “Altın Nesil” kadrolarının yaptıklarından öyle kimse habersiz de değildi. Örneğin doksanların sonunda emniyet tarafından mezkur örgüt ile ilgili bir rapor hazırlanmış ve o raporda şu satırlara yer verilmişti:

“..Belki silahlı cemiyetten söz etmek şimdilik mümkün değildir, ancak ele geçirmeyi hedeflediği devlet kurumlarından bazıları dikkate alındığında, hedefi topyekûn ele geçirme şeklinde ve bu kurumların yöneticilerinin Işık Evleri’nde yetişen mensupları tarafından işgal edilmesiyle mümkün olacağı kendi deyimleriyle itiraf edilmiş bir suç olarak karşımızdadır…” 

Raporda yer alan ibretlik açıklamalar bunlarla da sınırlı değildir. Okumaya devam edelim:

“Örgütlenme tarzı daha ziyade eğitim kurumları, rant çevresi, devletin önemli kurumları, siyasetçi ve bürokrat çevrelerini kapsamaktadır… Gülen, dünyaya meydan okumaktan da geri durmamakta, faaliyetini peygamber seviyesine yükseltmekte, tehdit içeren söylemlerle topyekûn cihattan söz etmektedir. Bu cihat şimdilik ışık ordularının yetiştirilmesi için ilan edilmiş bir cihattır…

Gülen, hasım cepheyle ilgili bilgi alıp karşı tedbirler geliştirmek için istihbarat faaliyetlerinde bulunmayı da ihmal etmemektedir. Bu tür ihmallerin kendisine çok pahalıya mal olacağını bilmektedir. Son zamanlarda ordu, polis ve MİT teşkilatları arasına sızma faaliyetlerine ağırlık verdiği bilinmektedir… Gülen hareketinin hedef ve boyutunu anlayabilmek, din anlayışına yönelik ne denli büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğumuzu kavrayabilmek için kendi kitaplarının değerlendirmeye alınması dahi yeterli olacaktır” 


Bu raporun can alıcı kısmı ise son bölüme saklanmıştı. Şöyle ki, birinci yılını konuştuğumuz kanlı darbenin ayak sesleri yaklaşık 18 yıl önce şu satırlarda ifşa edilmişti aslında:

“Türkiye sathını mücadele alanı olarak değerlendiren ve Cumhuriyet’i yıkma, parçalama, en hafifinden temel niteliklerini değiştirme veya kendine göre yön verme, ya da devlet içinde güç olma sevdasındaki bu gibi organize suç yapılanmalarının dün olduğu gibi bugün de etkileyip, kullanmada ön planda tuttuğu hedef kitlenin başında gençlerimizin gelmesi son derece düşündürücüdür. …

Fethullah Gülen’in, Cumhuriyet’in teminatı gençliğimize yönelip onlarla birlikte ülkemizi çok tehlikeli maceralara sürükleyebileceği endişesi, bu incelemenin değerlendirilmesi durumunda elde edilecek tek nihai sonuç olacaktır…” Bu aşamada örgütün kanlı kalkışmaya giden sürecini yıllar önce deşifre eden Necip Hablemitoğlu ve Ahmet Şık gibi isimleri, yine Ahmet Şık’ın akıl almaz biçimde FETÖ üyeliğinden yargılandığı gerçeğini de ayrıca anımsamamız gerekir diye düşünüyorum.

ÇOK ZOR BİR YOL OLMASA GEREK

Şimdi buz dağının arka yüzüne geri dönelim. Örgüt, mevcut düzeni kabul etmiyor bu nizamın Allah’ın kanunlarına aykırı olduğunu düşünüyordu. Peki, bugün bu minvalde hareket eden, söylemleri ve yayınları ile demokrasiye karşı olduğunu açıkça beyan eden; kendisinden farklı olan din yorumunu bile tekfir ederek muhatabını “kafir” diye tanımlayan dini cemaat, tarikat ve örgütler yarın için daha mı az tehlike oluşturuyor?

Etrafına topladığı geniş kitlelerle gün geçtikçe “iktidar” gücünü arttıran, devlet düzeyinde oluşturduğu muhataplarla nüfuz alanını güçlendiren sözüm ona dini cemaatler neden yarın bir örgüt olarak çıkmasın? En nihayetinde onlara göre amaç Allah’ın hükmünü geçerli kılmak değil midir?

Diğer taraftan bugün ilahiyat fakülteleri başta olmak üzere dini okullarda eğitim gören gençler aldıkları eğitimle sizce çoğulcu, hoşgörü sahibi ve barışçıl bir kimlikle dünyaya bakan gençler mi olacaktır? Mezhep diktasının buyruklarıyla yetişen; dinden dönenin öldürülmesi gerektiğini savunan, kadını cinsel nesne olarak sunan, cariyeliği, köleliği kabul eden, zinayı ölümle cezalandıran bir anlayışı ders olarak okuyan bu gençler sizce yarın demokratik bir Türkiye yaratabilecek midir?

Bakın bu dersler devlet okullarında okutuluyor, sözünü ettiğimiz hükümler “İslam Hukuku” olarak veriliyor. Bu durumda adı geçen hukuku dün ışık evlerinde, yarın da bir başka evde, “devlet hukuku” olarak tasarlamak, planlamak, çok zor bir yol olmasa gerek.

Malum örgüt yıllar içerisinde güçlenmiş, yarattığı ekonomik ve mali rantlarla imkan ve hareket kabiliyetini arttırmış ve sonuç olarak isyan aşamasına gelebilmiştir. İşte tam bu noktada önemli olan bütün örgütlerde olduğu gibi dini örgütlerde de öne çıkan “iktidar” olgusu ve bu olgunun yaratığı ganimet ve çıkarlar gerçeğidir. Çünkü bu aşamada militanların örgüte bağlılığı neredeyse zorunluluk haline gelmekte, örgüt üyeleri sahip olduğu ayrıcalık ve menfaat edimlerinden dolayı örgütten kopma noktasında oldukça güçlük çekmektedir. Şimdi soru şu:

hali hazırda bu aşamada olmayan ama demokrasiyi kafir rejimi olarak görüp, din devleti kurmak için çaba sarf eden dini örgüt ve oluşumların benzer bir kalkışma ortamına girmeleri için “iktidar” gücüne erişmeleri mi beklenmektedir? Dahası sözünü ettiğimiz tekfirci, despot oluşumlara gözünü kapayarak mı “Fethullahçı Zihniyetle” mücadele edilecektir!

MÜSLÜMAN DÜNYASI GEREKEN HESAPLAŞMAYI YAŞAYAMADI

Bugün yaşananlardan gerekli sonuçlar çıkarılmadığı oranda yarın benzer hatalar, sorunlar ve yıkımlar devam edecektir. Nitekim malum örgütün “cemaat” ve “hizmet hareketi” olarak sırtının sıvazlandığı günlerden bugünlere geldik. Tıpkı Osmanlı döneminde yaşanan Kadızadeliler hareketi gibi.

Camilerden ateşli söylemlerle yola çıkan bu hareket yaklaşık bir yüzyıl içerisinde tıpkı Gülen örgütü gibi devletin en mahrem yerlerine sızmış ve adeta rejimin ortağı haline gelmiştir. Fakat gelin görün ki, yine şimdi olduğu gibi geçmişte de Osmanlı iktidarlarının adı geçen örgütü “görmemezlikten gelmesi” sonucunda cereyan etmiştir bu hadiseler.

Yakın bir dönemde bitirdiğimiz ve önümüzdeki aylarda “Osmanlının Paralel Devleti: Kadızadeliler” olarak piyasaya çıkacak olan kitabımızda da gördük ki, bugünün 15 Temmuzları aslında dört yüz yıl önce de yaşanmıştı. Fakat ne yazık ki o tarihten bu yana bile Müslüman dünyası, iktidar yönelimli din anlayışı ile ilgili gereken hesaplaşmayı bir türlü yaşayamadı.

Eğer bugünden yarına sözünü ettiğimiz o yüzleşme gerçekleşmez, özgürlükçü din ve inanç yorumunun tesisi için gerekli adımlar atılmazsa, ne yarınlar adına umutlu olabilir ne de bugün malum örgüt ve zihniyetine dair kapsamlı bir mücadele verildiğini söyleyebiliriz.

Aydın Tonga – Odatv.com – Ahmet Şık, Dokunan Yanar, Psotacı Yayınevi. – Necip Hablemitoğlu, Köstebek, Pozitif yayıncılık.
Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/