Gazete insan: Haziran 2017

30 Haziran 2017 Cuma

İSLAMIN, HRİSTİYANLIĞIN VE MUSEVİLİĞİN KÖKENİ SÜMERLERDİR.



Résultat de recherche d'images pour "İSLAMIN, HRİSTİYANLIĞIN VE MUSEVİLİĞİN KÖKENİ SÜMERLERDİR."

İSLAMIN, HRİSTİYANLIĞIN VE MUSEVİLİĞİN KÖKENİ SÜMERLERDİR.

Sümerler Tapınağa girerken, kurban keserken, dua ederken vücutça temiz olmaya özen gösterirler.
Sümer de Tanrılar 'OL' der ve her şey olur.
Sümer'de, Tanrılar kızdı mı azab ediyor, kendi milletlerin helak ediyor.
Sümer Ay Tanrısının sembolu, cami ve minarelerin tepesinde gördüğümüz yarımaydır.
Hamurabi (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alır, Musa'da Tevrat'ın Tanrısından.
Sümer'de kadın kısırsa, kocasına çocuk doğurması için cariye verir ve cariye haddi aşarsa kapı dışarı eder.
(Bknz Tevrat taki İbrahim Sara Hacer ilişkisi)
Hamurabi kanunu madde 165 ile, Tevrat Tekvin Bap 25-32-34 teki hüküm aynıdır.
Taşlanma cezası Sümerlerde var, İÖ 2200 de Lagaş kralı Urukagina, iki koca alan kadınların (yanlış okumadınız)
Yazılı taşlarla (Bknz Kurandaki işaretli taşlar) taşlanmasını emretmiş.
Sümerliler kadınları Tarlaya benzetir, Tevrat ve Kuran da.
Sümer de 7 sayısı önemli, Yeraltı dünyasının 7 kapısı var.
Kuran da da 7 kat gök, cennetin 7 kapısı şeklinde var.
Sümerlerde Tanrılara Kurban kesiyor, sağ kalça ve iç organlar Tanrıya takdim edilir gerisi dağıtılır.
Sümerlerde 6 gün çalışma 7. Gün dinlenme var,
Tevrat ta da aynı şey sözkonusu Şabbat günü !
Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adlı bir yerleri var.
Kuran da Göklerde bir meclis var, Kuran okunur, şeytanlar bu meclisi dinler, ve Arş !
Sümer de Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söyler,
Tevrat ta ve Kuran da da Tanrı Musa ile perde arkasından konuşur ve Tufan olayı vardır.
Sümerde günah çıkaran rahipler var.
Kaynaklar:
S. N. Kramer The Sümerians Their History Culture and Character
Muazzez İlmiye Çığ , Kuran İncil ve Tevratın Sümerdeki Kökeni

Résultat de recherche d'images pour "İSLAMIN, HRİSTİYANLIĞIN VE MUSEVİLİĞİN KÖKENİ SÜMERLERDİR."

İslam Öncesi Arabistanında Al-İlah (ALLAH) İnanışı

Résultat de recherche d'images pour "İslam Öncesi Arabistanında Al-İlah (ALLAH) İnanışı"
İslam Öncesi Arabistanında Al-İlah (ALLAH) İnanışı
Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona dua ediyorlardı. 
İngilteredeki British Museumun Babil Bölümü B kısmında bulunan heykeller arap paganlarının bu inancını gösteren önemli bulgulardandır.
Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber "Allah" a dönüştürüldü.(Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi.
Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza, Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri sürmüştü.
Çeşitli Arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah. Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini söylerler.(İslam Muhammed and His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W. Montgomery Watt, 1953, p 23-29)
Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu" anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah)
Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan başka ilah yoktur" (The hajj, F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı.

İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. (Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)
Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında "Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur.
Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da hristiyan kültürlerinde yoktur.Oruç bilindiği gibi hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma" geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi.
Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır,Yaklaşık MÖ. 800 lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından "Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim).
Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve delillerden tamamen yoksundurlar.
Alıntıdır : TURANDURSUN SİTESİ

Gaziantep'te Belgeleriyle ve kaynaklarıyla IŞID Cinsel Köle Ticareti





Gaziantep'te Belgeleriyle ve kaynaklarıyla IŞID Cinsel Köle Ticareti
ISIS, ele geçirdiği bölgelerden kaçırılan kadınların ve çocukların satışı yoluyla milyonlarca dolar kazanıyor. 
Yazıd köle ticareti Batı'da iyi bilinirken, ISIS Defectors Röportaj Projesi ile şaşırtıcı bir şekilde öğrendik ki, ISİS yalnızca Yazıd kadınlarını (şeytana ibadet edenler olduklarını iddia ettikleri için) değil, kendilerini desteklemeyen tüm insanların eşlerinin ve kızlarının kadınlarını da köleleştirdi.
Geçtiğimiz Kasım ayında Kuzey Almanya Yayıncılık (NDB) ve Güneybatı Yayıncılık (SWR) tarafından yapılan bir davayla ilgili olarak bu hafta Türkiye'den gelen haber, ISIS köle ticareti ve brokerleri tarafından Türkiye'de faaliyet gösterdiğini ve ISIS kasalarına çok miktarda para eklendiğini bildirdi. Geçtiğimiz Kasım ayında, Alman haber yayınları bu yasadışı köle ticaretini Gaziantep'te gizlice yürütüldüğü gibi kaçırılmış kadın aileleri ve Türkiye'de bulunan bazı arabulucularla bu kadınların bir kısmının serbest bırakılmasına aracılık etmesine yardımcı olan mülakat da yapmayı başardı.
Gaziantep, Türkiye'nin güneyinde, güneydoğu sınırında, Suriye sınırının yakınında, Şanlıurfa ve Kilis illerinde birçok ISIS üyesinin son yıllarda terörist faaliyetleri için çok aktif bir şekilde destek verdikleri Türk şehirlerini komşusu olarak geçiren bir Türk şehridir. Bazı ISIS üyeleri, Şanlıurfa'yı (Urfa), Suriye ve Irak'ta savaşmaktan vazgeçmeye karar verdiklerinde dinlenme ve rahatlama için bile bir yer olarak başvurdu.
Alman raporlaması, Hoca Alias'ın ve üç cinayetinin, Sinjar'ın katledilmesi sırasında kaçırılan ve köleleştirilen ve Kasım 2015'te Gaziantep'teki bir aracı aracılığıyla ISIS'e ödenen para ile serbest bırakıldığı davayı içeriyordu. Hoda, bir yıl boyunca ISIS savaşçılarına köle olarak hizmet etmiş, ardından üç çocuğuyla birlikte, Bir ISIS İnternet sayfasında "köle sayısı oniki" referans alınarak satışa sunuldu. Aşağıda, bu web sayfasında özellikli resim bulunmaktadır. Ona satış fiyatı, web sayfasında on sekiz bin dolar olarak ilan edildi. NDR ve SWR'ye göre, pek çok Yazidi kadın internette benzer şekilde satıldı. (Resimli kaynak  http://www.hurriyet.com.tr/16-gunde-beraat-40089919 )

Bu davadaki arabulucu, Ebu Mital'in Arap kunya tarafından gider ve Irak'tan gelir. Yazdıç aileleri için akrabalarını ISIS'in elinden alması için aracılar. Köleliği olan aile bireylerini kurtarmaya çalışırken topladığı para doğrudan ISIS'in kasasına destek verir ve gelir. Alman haber videosunda, çevrimiçi sohbet odaları ve WhatsApp aracılığıyla doğrudan ISIS ile görüşmeler yaptığını iddia ediyor.

Bu durumda, komisyoncu Hoda ve çocuklarının serbest bırakılması için, Abu Mital, ISIS'den Gaziantep'e gitmesini istedi, böylece onları satın alabildi. Gizli bir video kamerayla çekilen Alman raporuna göre, Ebu Mital, Gaziantep'teki ISIS brokerleri ile bir araya gelerek onlara para aktardı. Girilen bina, dışarıdan düzenli bir ofis binasına benziyor. Içinde, ISIS köle satıcıları miktarın doğru olduğundan emin olmak için para sayma makineleri kullandı. Ödeme alındığında, ISIS köle satıcısı, parayı ISIS'e devretmek için kendi ağında bir başka kişiye seslendi. Bütün bunlar, hiçbir şey kesintiye uğramadan Gaziantep'te Gaziantep'te gizli bir şekilde gerçekleştirildi. (Bu videodaki altyazıdan tercüme edildi.) (Orijinal görüntüleri burada görülebilir.)

Bu durumda, Hoda-köleleştirilen kadını, yaşları çocuklarıyla iki, Dört ve on bir tanesi Ebu Mital tarafından satın alınarak aracılık edildi ve ailelerine teslim edildi. Kadın için müzakere fiyatı on bir yaşındaki oğlan için yirmi bin dolar ve on beş bin dolar idi. Ödeme yapıldıktan ve dikkatli bir şekilde sayıldıktan sonra, üç çocuğuyla birlikte Hoda'nın serbest bırakılması (oniki köle olarak tanımlandı), birilerinin onun teslimatı için kendisinin arayacağı söyleniyor Ebu Mital'le birlikte düzenlendi. Aile akrabalarıyla bir araya geldiğinde üzücü hikaye orada bitmedi. Hoda ve çocukları, kocasının ve babalarının ISIS tarafından öldürülmüş olduğunu öğrendi.
Tarihteki en iğrenç terörist gruplardan birinin finanse edilmesine doğrudan katkıda bulunmak ve ISIS köleleri için aracılık yapmakla birlikte , Ebu Mital kendini Yezidi kadınlarının kurucusu olarak olumlu bir şekilde tasvir etmeye çalıştı;

ISIS'in orada öldürülen bir Emir üzerinde bulunan Irak'ta bir emir yayınladığı da biliniyor. Köle satışı emri 16 Ekim 2014 tarihli terör örgütünün damgasını taşıyordu. Aşağıda, çeşitli yaşlar dahil köleli kadınların satışını açıklıyor ve düzenliyor. Kadınların ve kız kölelerinin fiyatları, bir ila dokuz, on ila yirmi, yirmi ila otuz, otuz ila dört ve kırk ila elli yaşlara göre gruplandırılır ve gruplandırılır. Bu belge aynı zamanda, satılmayı kabul etmeyen köleye öldürüleceklerini belirtmektedir.


30 Kasım 2015'te Alman TV kanallarında yayınlanan Alman videosunun ardından Gaziantep Barosu, Gaziantep Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Türk adalet sistemine şikâyette bulundu. Şikayetin ardından, Türk Ulusal Polisi haber videosunda yer alan büroya baskın düzenledi. Baskında polis, üç yüz yetmiş bin dolar, birçok yabancı pasaport ve Türkiye ile Suriye arasındaki çeşitli nakit transferleri gösteren yaklaşık iki bin sayfa nakit makbuza el koydu. Belgeler arasında aşağıdaki makbuzlar var:

Altı şüpheli tutuklandı ve bir terör örgütünün üyesi olmaktan, bir terör örgütünün finanse edilmesinden ve insan kaçakçılığıyla itham edildi. İlk duruşma 31 Aralık 2015'te yapıldı.



Suriye'deki ISIS ile Türk aracılar arasındaki köle ticareti çok basit bir şekilde gerçekleştirildi. ISIS, ekli resimlerle satmak istediği köle sayılarını ve gizli bir web sitesinde bilgilerini yerleştirir. Bir köle çocuk sahibi olursa, köle ile çocuklarının olduğu resimler, Hoda'nın davasında olduğu gibi, bu özel ve biraz gizli web sayfasına da eklenmiştir. Fotoğrafların altında fiyatlar listeleniyor. Alıcılar, ISIS'in brokerlerini satın alma fiyatıyla ilgili olarak kabul ettikten sonra nakit, Alman TV istasyonları tarafından kaydedilen videolarda olduğu gibi, Gaziantep'te ofise teslim edildi. İşlem, paranın ilk önce dikkatle sayılması, daha sonra paranın ISIS'e devredilmesi ve ardından kölelerin Türkiye'ye taşınması ve serbest bırakılması ile doğrulanır.

Gaziantep Barosu , sanıkların serbest bırakılmasının öğrenildiğini ve davanın uygulanmadığı davanın kapatılmasının ardından dava Ankara'daki temyiz mahkemesine götürülmeye karar verdi. Türkiye "de köle ticareti yapan haberi, birkaç yıldır devam eden diğer birçok Türk ceza davasına kıyasla, yalnızca on altı günde karar verilen ve komisyoncular lehine karar verilen davada Türk kamuoyuna şok oldu. Bu haberler 17 Nisan 2016 tarihinden itibaren Türk gazetelerinde bildirildi.

Ahmet S. Yayla, Ph.D. Harran Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı ve Profesördür ve Uluslararası Şiddetli Aşırılık Araştırmaları Merkezi (ICSVE) Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. Daha önce TC Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve Operasyonlar Şefi görevlerinde bulundu. Araştırması terörizm, radikalleşme ve şiddet aşırılıklarına karşı koyma üzerine yoğunlaşıyor. Ayrıca, Birleşik Devletler Vatan Güvenliği Departmanı (Aralık 2005 - Nisan 2006) ABD'de terörizm ve Müslüman topluluklarla etkileşim halinde olan konular hakkında danışman olarak görev yapmıştır. Yayla, 2005 yılında ABD Senatosu Vatan Güvenliği Komitesine tanık olarak tanıklık yapmaya davet edildi. Mesleği boyunca Dr. Yayla, yirmi'den fazla terörist örgütü temsil eden binlerce terörist kadrosuyla röportaj yaptı. Geç kalmış olan ISIS kaçıranlar görüşmeleri, Türkiye'de saklanan kaçınılmaz kişilere ulaşmayı ve onları hikayeleri hakkında video üzerinde açıkça konuşmaya ikna etmeyi başaran ilk araştırmacılardan (Dr. Anne Speckhard'lı) sonra dünyada eşsizdir. Bu araştırmanın sonuçları, akademik makaleler, film ve ISIS Defectors: Hilafete Karşı Karşıya Öyküler (Advances Press, 2016) başlıklı kitapta yayınlanıyor.

Anne Speckhard, Ph.D. Georgetown Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri Yardımcı Doçent ve Uluslararası Şiddetli Aşırıcılık Çalışması Merkezi (ICSVE) direktörüdür ve ikamet etmeyen Trendler Üyesi'dir. Ayrıca Teröristlere Konuşma ve Undercover Cihadi'nin yazarının yazarıdır. İnternet üzerinden ISIS'e baştan çıkaran bir Amerikalı kızın gerçek öyküsünden esinlenerek yeni çıkarttığı kitap, ISIS'in Gelini'dir. Dr. Speckhard, Gazze, Batı Şeria, Çeçenya, Irak, Ürdün ve Avrupa'nın pek çok ülkesi dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde yaklaşık beş yüz terörist, aile üyeleri ve destekçileriyle görüştü. Irak'taki Tutuklu Rehabilitasyon Programının psikolojik ve İslami meydan okuma yönlerini tasarlamaktan yirmi bin gözetimindeki ve sekiz yüz çocuk üzerinde uygulanmak üzere sorumluydu. Halen ICSVE'de Dr. Ahmet Yayla ile birlikte ISIS Defectors Röportaj Projesi yürütüyor. Kişisel web sitesi: www.AnneSpeckhard.com


Kaynaklar:
Greenaway, N., & Macfarlan, T. (4 Haziran 2015). 'Herkesi unutmanız gerekiyor - hatta anneniz ve babanız': Bir cihadî gelin olarak gizli görevine giren gazeteci, ISIS komutanı tarafından Suriye'ye nasıl çekilmeye çalışıldığını açıklıyor. Günlük posta. Http://www.dailymail.co.uk/femail/article-3110895/Journalist-went-undercover-jihadi-bride.html
Gaziantep'te Belgeleriyle ve kaynaklarıyla IŞID Cinsel Köle Ticareti
Twitter'da Anne Speckhard'ı takip edin: www.twitter.com/AnneSpeckhard
HuffPost ile paylaşmak istediğiniz bilgilere sahipsiniz? İşte böyle.

Anne Speckhard Terörist Hilafet Hikâyeleri İçinde Teröristler ve ISIS Tehlikeleri Konusunda Yazan Yazar


ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA



Résultat de recherche d'images pour "ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA"
ELİNDE TESBİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA
Elinde Tespih, Evinde Oğlan, Dudağında Dua, Yaz Olunca Avretlere Meylet, Kışın Oğlanlara, Bedenen Sağlam Olasın.!

Kızlı-Erkekli Yerine Erkekli-Oğlanlı Yaşantı mı İsteniyor.?
Başbakan'ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan "kızlı-erkekli yaşam" tartışmasından sonra, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin 'meşru olduğunu' anlamaya çalıştım.
'Elinde Tesbih, Evinde Oğlan, Dudağında Dua...'
"... Ve Yaz Olunca Avretlere Meylet Ve Kışın Oğlanlara, Ta Ki Bedenen Sağlam Olasın."
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)
MR.DAVİT'İN OSMANLI MERAKINA İSTİNADEN
Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
GÜNAH KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA
Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında.

‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar.



Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…
Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)
YAZ OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA
Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: "... ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam."
"Osmanlı'nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Avni’ mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni.! Talihin yaver gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını bekliyor…
DELİ BİRADER VE KİTABI
‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü 'l-gumûm ve Râfi‘ü 'l-humûm’un ( ‘Gamları Def Eden Kitap’ın)

İlk Bölümü; Nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına;

İkinci Bölüm; ‘Kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara;

Üçüncü Bölüm; Servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine;

Dördüncü Bölüm; Gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına;

Beşinci Bölüm; Rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere; Altıncı Bölüm; Pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına;

Yedinci Bölüm; Gidilerin (pezevenk.!) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.
Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, asıl adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi.
Deli Birader, 1466’da Bursa'da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi'den ders almış, Bursa'da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid'in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti.

Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut'un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi'nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı.

Derken İstanbul'a gelip Beşiktaş'ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu.



Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti...
SUHTE AYAKLANMALARI
Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.
O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu.

Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı.

Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu.

Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi.

Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”
Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını eleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu.

Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100 - 150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar.

Sonra işi eşkiyalığa vurdular.

Anadolu’da Tarsus’tan başlayarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)
Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar.

Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu.



Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı.

Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçenSuhte-Softa ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan Suhte-Softa 'ler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı.

Suhte-Softa ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu.

Ancak Suhte-Softa 'ler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler.

Suhte-Softa sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı… Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.
TÜYSÜZ OĞLANLAR KILAVUZU
II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600),

Divân’ında "Zenne rağbet eder mi âkil olan / Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi.?

Ali'nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş.

Dönemin eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme almıştı.

Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.
Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid'in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu.

Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir,” diyordu.

Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu.

“Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu.

“Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu.

“Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler.

Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu...

EMİRGÂN ADI NEREDEN GELİYOR.?
Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi.



Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı.

Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…
Halbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi.

Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çesit çesit içki içilen yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırkan subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı üstelik…
GENÇ OSMAN’IN BAŞINA GELENLER
Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi.
Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık.
Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti:“Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım.!"
Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız beyitle neşelenelim:
"İzn alub cum'a nemâzına deyû mâderden / Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden / Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan / Gidelim serv-i revânım yürü Sad'âbâde."
Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: "Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad'e gidelim." Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim'in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
ENDERUNLU FAZIL’IN OĞLANLARI
Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi.
“Şairiz, şeyn verir şanımıza/Giremez fahişe divanımıza'” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı.
Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’ taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği, 16. yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında kısaca da olsa değiniyorum.)
AHMET CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI
Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı 1839 Tanzimat Dönemi’nden itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: "...Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı..."
Cevdet Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet. Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar eski bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık var oldukça da var olacak... Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal nedenleri ve işlevleri başlı başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı içlerine sindiremeyenlerin eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’ yazarlar anlatır herhalde.
Yazımızı; Jurnal adlı günlüğüne “tarih, galiplerin propagandasıdır”diye yazan, sahici muhafazakar-demokrat düşünür Cemil Meriçbağlasın: “Düşünmek, insan üzerine düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı.Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı.?



Kaynakça:
Evliya Celebi Seyahatnamesi, I. Cilt, 1. Kitap, Hazırlayan: Orhan Saik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları,

1996; Selim S. Kuru, “Sex in the Text: Deli Birader and Ottoman Literary Canon,” Middle Eastern Literatures, 10:2, 2007, s. 157-174;

Gelibolulu Mustafa Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları/Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis-1,

Yayına Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser Yayınları,

1978; Murat Bardakçı, Osmanlı'da Seks/Sarayda Gece Dersleri, Gür Yayınları,

1993; Mustafa Akdağ, “Medreseli İsyanları”http://www.egitim.aku.edu.tr/MedreseIsyan.pdf;

Sema Nilgün Erdoğan, Sexual life in Ottoman Society, Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri,

1996; Enderunlu Fazıl, Hubannâme ve Zenânnâme, Yeni Şark Kitabevi,

1975; Cemil Meriç, Jurnal-1, İletişim, 2012.
Tags; Civelek Taburları, Elinde Tespih, Evinde Oğlan, Oğlancılık, Dudağında Dua, Oğlanlı-Erkekli, Kızlı-Erkekli, İçki İçmeyeceksin, Domuz Yemeyeceksin, Zina Yapmayacaksın, Oğlan Becereceksin, Bursa, Deyyuslar Esnafı, Ahmak Pezevenkler, Suhte Ayaklanmaları, Hîzânı Dilberân, Babulluk, Kalatyonoz, Finde, Kumkapı, San Pavla, Kiliseardı, Tatavla, Oğlan Çekme, Suhte-Softa, İl Eri, Oğlan Çekme, Meydancık, Zevki Sefa,
Ayşe Hür; hurayse@hotmail.com
Tarih dergisi Eylül sayısında ilginç bir konuyu işledi: "Dünden bugüne eşcinsellik".
Dergide yer alan makalelerde Osmanlı ve Doğu toplumlarında eşcinselliğin izi, edebiyatta ve dönemin tarihçilerinin metinlerinde sürülüyor ve minyatürler yer alıyor.
Dergide anlatılanlar bugünkü ahlakçılığın geçmiş algısını epeyce bir sarsacak cinsten.


Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,
OĞLANCILIĞIN HAZİN SONUCU KAZIKLI VOYVODA
Ejderha Vlad (Drakula) ve Oğulları; Prens Vlad Besarab, ile Prens Radul (Radu cel Frumos)'un Gerçek Hikayesi
Prens Vlad, 1462 Yılı Başından İtibaren İstanbul’dan Gelip De Karşısında Sarığını Çıkarmayı Reddeden Tüm Elçi Ve Ulakların Sarığını Kafalarına Çiviyle Çaktırdı.
Başbakan’ın “Muhteşem Yüzyıl” dizisine yaptığı “ecdadımız böyle değil” çıkışından sonra medyada “ecdad” tartışması başladı.
Peki Osmanlı’da padişahların nasıl bir hayatı vardı.?
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat bu konuda çok konuşulacak bir yazıya imza attı.
“Osmanlı’nın En Ünlü İçoğlanı”nı kaleme alan Kırıkkanat, Fatih’in babası olan Sultan Murat’ın “İçoğlanı”nı yazdı.
Osmanlıcada bu içoğlanların Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anıldığını söyleyen Mine Kırıkkat, Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsünün, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendiğini hatırlattı.
Mine Kırıkkanat’ın Çok konuşulan Yazısı:
OSMANLI’NIN EN ÜNLÜ İÇOĞLANI
“1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.
Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.
İki rehin prense Edirne’deki sarayda çok iyi davranıldı, ilerde Osmanlı’ya hizmet eğitimini de Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda aldılar…


Ama Sultan’ın gözdesi Vlad’dı. Öyle ki genç prens sakalı bıyığı çıkıp “içoğlanı” kadrosundan emekli olunca; İkinci Murat kendisine 6 yıl süreyle duyduğu şefkatin karşılığını da cömertçe ödedi.
1448’de 17 yaşına basan Vlad’ı voyvoda unvanıyla bezeyip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.
Ama Osmanlı sultanları, her ne kadar aşk ile iş ilişkilerini birbirine karıştırsalar da enayi sayılmazlar… İkinci Murat da pek sevdiği Prens Vlad’ın kendisine bizzat verdiği “içoğlanı” eğitimine hoşlanarak mı, yoksa dişlerini sıkarak mı katlandığından pek emin değildi.
Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.
Ne var ki Vlad Besarab, önce velinimetinin ordusuyla alıp iki ay sonra yitirdiği, ardından tekrar oturduğu Eflak tahtına iyice yerleşip, kaidesini artık güvencede hissettiği an… Rehin kalan kardeşi Radul’u gözden çıkararak Osmanlı’ya isyan bayrağını çekti.
Artık 31 yaşındaki Eflak Voyvodası Vlad’ın başkaldırdığı payitaht İstanbul olup, sahibi de “enfiye kutusunda kurutulmuş gül yaprakları koklamayı pek seven” Fatih Sultan Mehmet’ti.
***
Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.

Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)

Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsü, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendi.!

Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz.? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u…
Osmanlı ordusu Eflak’ı aldı, Güzel Radul 15 Ağustos 1462’de voyvodalık tahtına oturdu ama, kazıkçı kardeşini ele geçiremedi.

Vlad Tepeş, sığındığı Macarlar tarafından esir alındı. 12 yılın sonunda serbest bırakıldığında, yine Eflak’a dönüp 1476’ya kadar voyvoda olarak hüküm sürdü.

Aralık ayında Osmanlı ordusuyla girdiği savaşta öldürüldü ve 300 askeri kazığa geçirilirken, Vlad’ın kesilen kafası Fatih Sultan Mehmet’e gönderildi.

Ama Vlad Tepeş’in ardında bıraktığı kazıklı ve kanlı efsane, 1897 yılında Bram Stoker’a, kurgusal romanı Drakula’daki ölümsüz kont, ancak kalbine kazık çakılarak yok edilebilen vampir karakterini esinledi.

Romanya’nın Transilvanya bölgesi, Francis Ford Coppola başta olmak üzere romanın sinemaya uyarlandığı pek çok filmle birlikte dünyada Kont Drakula’nın ülkesi olarak tanındı.”
Mine Kırıkkanat,Cumhuriyet - 09.12.2012 15:16
Odatv.com
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,
ACEMİ OĞLANLAR OCAĞI
Acemi Asker Adaylarını Yetiştirmek İçin Molla Rüstem, Tarafından Gelibolu’da Açılan Ocaktır. Burada Eğitilen Acemi Oğlanlarına Çanakkale İskelelerindeki At Gemilerinde Kürekçilik Yaptırılırdı.
1-Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu Askerlerinin İlk Eğitildikleri Kurumdur.
I. Murat Devri’nde Gelibolu’da kuruldu. Önceleri savaş tutsaklarından seçilenler ocağa alınırken, XV. yüzyılda I. Mehmet (Çelebi) zamanında özellikle Rumeli’den devşirilen Hıristiyan çocukları alınmaya başlandı. Bundan sonra kurum Acemi Oğlanlar Ocağı adını aldı.
Esas olarak, Osmanlı ordusu Kapıkulu birliklerinin asker gereksinmesini karşılayan temel eğitim kurumudur. Askerlik, matematik, okuma-yazma ve dinsel konularda eğitim görürlerdi. İyi huylu, akıllı ve yakışıklı olanlar devlet memuru olarak yetiştirilmek üzere saray içinde öğrenim yapan Enderun Mektebi’ne alınırlardı.
2- Tutsaklardan ve Devşirme Yoluyla Hıristiyanlardan Toplanan Gençlerin Yeniçeri Olarak Yetiştirilmeleri İçin Eğitim Gördükleri Ocaktır.



Birinci Murat döneminde Osmanlı ordusunun asker gereksinimlerini karşılamak için kurulmuş (1362) örgüt. Pençik usulüne göre, savaşlarda alınan tutsakların beşte birinin devlet hesabına yetiştirilmesi için önce Gelibolu’da kurulan Acemi Ocağı’na ayrılanlara Acemi Oğlanı denir, hem Türkçeyi iyi konuşmaları hem de İslam geleneklerine göre eğitilmelerini sağlamak için, Türk köylerine çiftçilerin yanlarına verilirlerdi.
3- Osmanlı Kapıkulu Sınıfına Asker Yetiştiren Ocak.
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında asker adaylarına torlak denmekteydi. Çandarlı Kara Halil paşa’nın girişimi ile düzenli ve eğitimli bir asker kaynağı oluşturulması yoluna gidildi.

Acemi denen asker adaylarını yetiştirmek için Molla Rüstem, Gelibolu’da bir ocak açtı. Burada eğitilen acemi oğlanların bir görevi de Çanakkale iskelelerindeki at gemilerinde kürekçilikti.

Acemi Ocağı’nda belirli sürelerle savaş tutsağı Hıristiyan asıllı gençler de eğitim görürdü. bu gençler arada Rumeli ve Anadolu’daki Türk çiftçi ailelerin yanına verilir; İslam eğitimi almaları sağlanırdı.

Yeniçeri Ocaklarında boşalmalar oldukça, Acemi Ocağı’nda sırada bekleyenler kapıkulu askeri olurlardı. kuruluş dönemindeki Gelibolu Acemi Ocağı’nın mevcudu 400-500 kişi kadardı, ocak komutanı, yeniçeri yaya başılarından seçilen Gelibolu Ağası’ydı.
II.Mehmet, ikinci Acemi Ocağı’nı İstanbul’da açtığı zaman,bir yandan pençik oğlanlarının, bir yandan da devşirme sistemiyle toplanan Hıristiyan geçlerin bu yeni ocakta eğitilmelerini öngördü. devşirme yolu ile özellikle Rumeli’de, hane sayısının 1/40’ı oranında, 14-18 yaşları arasındaki sağlam vücutlu ve akıllı çocuklar alınmaya başlandı.

III. Murat döneminde Pençik Oğlanı ve Devşirme Oğlanı'nın yanı sıra kuloğlu denen asker çocukları da Acemi Ocağı’na alındılar.
İstanbul Acemi Ocağı’nda 31 ortaya ayrılmış, yaklaşık 3 bin kişi vardı. Başında İstanbul ağası bulunuyordu. her orta, dokuz odadan oluşuyordu. Acemi Ocağı’nın başlıca subayları torbacı,yayabaşı, kethüda, meydanbaşı, çavuş, aşçıbaşıyd, her odanın bir yayabaşısı, bir odabaşısı vardı.

Acemi Oğlanları, yaşlarına ve durumlarına göre oda hizmetlerinde, tersane, imalathane ve odun ambarlarında, devlet inşaatlarında, buz kayığında, at gemisinde çalışırlardı. görevlerine göre at oğlanı, iç oğlanı gibi adlar alırlardı.

İstanbul Acemi Ocağı’ndan seçilen zeki, becerikli ve yakışıklı gençler, galata sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve Edirne Sarayı’nda, Topkapı Sarayı Enderun bölümünde özel eğitime alınarak saray iç oğlanı olarak yetiştirilirler, yeteneklerine göre saray hizmetlerinde, askeri ve sivil her dalda görev alırlardı.
17. yüzyılda Yeniçeri Ocağı bozulunca Acemi Ocağı'da düzenini ve önemini yitirmiştir..
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 – okkesb61@gmail.com,
http://www.medyagunebakis.com/ -okkesb@turkfreezone.com,
https://twitter.com/okkesb – E.mail: okkesb@telmar.net,
Ökkeş Bölükbaşı, İstanbul – Ocak.2016 - okkesb61@gmail.com,Metni




OSMANLI TARİHİNDE OĞLANCILIK


Résultat de recherche d'images pour "OSMANLI TARİHİNDE OĞLANCILIK"

OSMANLI TARİHİNDE OĞLANCILIK
Gelibolulu  Mustafa Ali on altıncı yüzyılda yetişen Ünlü Osmanlı tarihçisi. 1541 Gelibolu’da doğdu. Küçük yaşta tahsile başlayıp yirmi yaşında medreseden mezun oldu.

Mihr-ü Mah adlı eserini şehzade İkinci Selim’e takdim ederek divan kâtipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşanın divan kâtipliğine tayin edildi. Mustafa Paşanın Mısır beylerbeyi olması ile birlikte Mısır’a gitti. Bir süre sonra Mustafa Paşa, Mısır beylerbeyliğinden alınınca, Manisa’daki Şehzade Üçüncü Muradın musahipleri arasına girdi. Oradan Bosna Beylerbeyi Ferhat Paşanın divan kâtipliği vazifesine tayin edildi.

Sultan Üçüncü Murad Han devrinde Gürcistan beylerbeyliği ve divan kâtipliği görevlerinde bulundu.

Sultan Üçüncü Mehmed tahta çıktığı zaman mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi.

Son olarak kendisine Cidde emirliği verilen Mustafa Ali bu vazifesine Mısır ve Mekke yoluyla giderek hac farizasını yerine getirdi. 1600 senesinde Cidde’de vefat etti.

İyi bir şair olarak adını yazdırmasının yanı sıra şerh edebiyatımızda mühim yer edinmiştir. Sultan Üçüncü Murad’ın şiirlerinin şerhini yapmıştır. Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermesi onun şiirimizin ustalarından olduğunun açık delilidir.
Asıl başarı alanı tarihtir. Künhü’l-Ahbar adlı tarih eserinde, sadece Osmanlı tarihini değil, Peygamberler tarihi, İslam tarihi, Türk ve Moğol tarihini de anlatmıştır.
TOPLUMSAL KURALLARI YAZDI


‘’Künh-ül-Ahbar" en büyük eseridir. Diğer eserlerinden bazıları Heft Meclis, Nadir-ül-Maharib, Menâkıb-I Hünerverân, Âdab, Hülâsâtü’l-Ahvâ der-Letâfet ‘tir.



Sultan Üçüncü Murad Hanın isteği üzerine yazdığı Kavaidü’l-Mecalis adlı eserde çeşitli sınıf, sanat ve mesleklere mensup insanların nasıl hareket edeceklerini, nasıl giyineceklerini, kısacası topluluk içinde adaba uygun yaşamak için neler yapmak ve neleri bilmek gerektiğini anlatmıştır.

"Nushatü's-Selâtin" adlı eseri sosyal hayatla ilgilidir. Doğu dünyasındaki siyasetname geleneğinin bir örneği olan bu eser, padişahlara yol göstermek üzere yazılmıştır. Bu eser o devrin siyasi ve sosyal durumunu göstermesi bakımından önemlidir... Padişahın devlet idaresi sırasında yapması gereken işleri anlatır.
OĞLANCILIĞI ANLATTI
Osmanlı ve Padişahlar ile ilgili derin tecrübe ve bilgi sahibi olan Mustafa Ali’nin ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’ adında 2 cilt, muhafazakar Tercüman yayınlarından çıkmış olan kitabının sekizinci bölüm başlığı ‘’Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır’’ tanımı ile büyük harflerle yazılmıştır.

Son günlerde tartışılmakta olan gündemdeki yerini sabitlemiş ‘’Muhteşem Yüzyıl’’ dizisinin kıyamet koparan harem sahneleri bir kenara, kitapta anlatılan o dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığı ile anlatmaktadır.

Bölümde o dönemde tüyü çıkmamış sakalı bıyığı çıkmamış oğlanların, cazibeli kadınlardan da çok ilgi gördüğü tercih edildiği anlatılıyor. Civanlarla arkadaşlık etmek aşikâr olmuş, çekinmeden oturak âlemlerinde yolculukta her yerde yanlarında dolaştırmaya başlamışlar, aynı dönemde ay yüzlü kadınları asla yanlarında taşımaz birlikte bulunmazlarmış.

Kitabın 59 ve 60. Sayfalarında bakın nasıl anlatılmış yaşananlar:


“Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.

Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.

Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.
20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.
Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke—çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan—doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

Özellikle Çoğu ince—belli ve uzun—boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta İçel güzellerinin çoğu inat ederlermiş.

Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş—servi endamlı. Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler.

Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.

Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.”

İşte Mustafa Ali’nin ağzından Osmanlı’da oğlancılığın hangi boyutlara geldiğini, kadınlarla birlikte olmaktan daha fazla tercih edildiğini anlatan satırlar böyle. Muhteşem Yüzyıl dizisindeki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar, Osmanlı resmi tarihçisi olan Mustafa Ali’nin bu satırlarını nasıl yorumlayacaklar bilemiyoruz. Ancak söz konusu kitabın muhafazakar Tercüman Yayınlarından çıktığı ve yayınevinin sahibi olan Ilıcak Ailesi’nden Nazlı Ilıcak’ın olayları protesto eden Milli Görüş’ün partisinden bir dönem milletvekili olması ise ayrı bir çelişki gibi duruyor.
İklim Bayraktar
Odatv.com



RECEP TAYYİP ERDOĞAN’I LAHEY ADALET DİVANI TUTUKLATIRSA

Résultat de recherche d'images pour "ERDOĞAN’ LAHEY ADALET DİVANI"
RECEP TAYYİP ERDOĞAN’I LAHEY ADALET DİVANI TUTUKLATIRSA
Birinci Dünya Savaşından galip çıkan İngiltere, ilk iş olarak Milletler Cemiyetini kurmuş, bizim siyasi edebiyatımıza “Cemiyeti Akvam” adıyla geçmişti.
Birleşmiş Milletler logosu
 Résultat de recherche d'images pour "Birleşmiş Milletler Logosu"
Atatürk bu kuruma ülkemizi derhal üye etmişti.
İkinci dünya savaşından galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri bu kurumu “United Nation=Birleşmiş Milletler” adıyla tekrarladı ve İsmet paşanın emirleriyle buraya da üye olduk.
1961’de Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu oraya da üye olduk.
Bu kurumların kendi özelliklerine göre, dünyayı yöneten büyük devletlerin de uymalarının şart olduğu bağlayıcı hukuk kuralları vardır.
Bu kurumlara üye olan devletler bu kurumların yasalarına uyacaklarını taahhüt etmişlerdir.
Bu yasalar arasında, ülkelerin birbirlerine karşı casusluk faaliyetleri yürütmeleri, terör örgütleri kurmaları, bunları desteklemeleri, silahlandırmaları ve hatta övmeleri dahi suçtur.
Ama başta büyük devletler olmak üzere bütün devletler bu yasak işleri yaparlar.
Ama nasıl?
Çocukluğumda bol bol, Tarkan, Karaoğlan, Kara Murat gibi çizgi romanlar okurdum. Bu kahramanlar resmen devletlerinin casusları olmalarına ve o zamanlar bu uluslararası bağlayıcı kurumlar olmamasına rağmen, padişah, Han, Hakan-Kağan kimse, görevi verirken şöyle der;
“-Falanca ülkede aleyhimize tuzakları hazırlanıyormuş,, falanca devletle birlik olup bize saldıracaklarmış deniliyor. Git, bak, aslı varsa gereğini yap veya gel bildir. Bu fermanı yardım alacağın kişiye göster ama yakalanırsan fermanı da yok et. Zira, bu devletle henüz savaşta değiliz, dostluk bozulmasın” denirdi.
Bond filmlerinde de daima, İngiltere Kraliçesini andıran bir kart karı, istihbarat kurumunun başındadır, Bonda’ a her türlü maddi ve teknolojik desteği, eğitimi verir gönderirken de “yakalnırsan İngiltere hükümeti seni tanımayacaktır” der.
Bazen de dış işleri bakanlığından bir yetkili veya bakanla tartışır, “Bond’u suçluyor diye, “İstanbul’dan çıkmayan” bu adamı bile, filmin etkisiyle korumaya kalkardık.
Bütün bunlar, devletin, “casusluk veya karşı casusluk faaliyetlerini” yürüttüğü ortaya çıkarsa büyük savaşlara uzayacak kötü oluşumların önlenmesi, devletin dünya kamuoyunda itibarının korunması içindir.
Casusun yakalanırsa ne yaparsın?
Tanıdığını inkar edip, yerine yenisini gönderirsin. Belge yakalatmışsa o ülkenin gönlünü alacak, ağzını kapatacak özür işlerine geçersin. Olmadı aracı koyarsın o da olmazsa başına gelene katlanırsın.
Ama, devletin Cumhurbaşkanı sıfatıyla ne terör örgütüne ne de başka bir ülkedeki kendi azınlıklarına veya terör örgütlerine, silah, ilaç bile olsa o ülkenin onayı olmadan bunu yapamazsın.

Bildiğimiz kadarıyla, Ortadoğu coğrafyasında işgal etmedik, rejimini değiştirmedik ülke bırakmayan 22 B.M ve NATO çetesi ülke, Beşar Esad rejiminin de değişmesini istemektedir.

Doğrudan işgalin doğurduğu tepkiler üzerine siyaset değiştiren bu küresel suç çetesi, ülkemizin başına musallat ettiği AKP iktidarını da araç olarak kullanmaktadır.

Hatta bu rejime karşı savaşan bütün terör örgütlerini de kendileri Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin sermayesi, bizim ve ABD’nin, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin ordularınca da eğitimleri sağlanmıştır.
IŞİD-ISIS, CIA MALI, FRANSIZ LEJYONER ORDUSUNDAN KOMUTANI OLAN ÖRGÜT
Yazıma konu olan M.İ.T tırlarının yüklerindeki ağır silahların da bu büyük devletlerden geldiği, cumbhurbaşkanının “şahsi kurumu” haline gelmiş M.İ.T kurumunca da ülkemiz üzerinden karayoluyla nakledildiği öğrenilmiş, TSK Jandarma’nın operasyonuyla da yakalanmışlardır.
Ardından da basına yansımtılmıştır.
AKP hükumeti veya seçtikleri reisicumhurları ya da ikisi beraber bu “uluslararası suçu” işlerken suç üstü yakalanmışlardır.
Halkın Kurtuluş Partisi de, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, eski İçişleri Bakanı Efkan Ala ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında “savaş suçu” ihbarında bulundu.
Mercimek kadar aklı olan devlet adamının yapacağı ilk iş bunu ret etmek, topu devletin üstünden atar atmaz, yakalananlar hakkında adli tahkikat başlatıp, yakalayanları ödüllendirmek, suçluları içeri tıkmaktı.
Tırlardaki silahları ille de yollayacaksın ki, bunları batılı devletler “yolla ya da kendin gir” talimatıyla yolladıklarından” görevini yapacaksın. O zaman, bunları adli emanetten alır, başka kamyona yükler, başka şahıslarla başka güzergahtan gönderirsin.
Bu bütün devletlerin yaptığı basit bir işlemdir.
Ama, aklı başında bir tane bürokratı devlet içinde bıramayan kendisidir.

Kendilerine “muhalif” diye tecrübeli bürokratları görevinden alan, emekli eden, yerlerine Cumhurbaşkanının kızı Sümeyye, onun ve diğer çocuklarının okul arkadaşlarını, hısım akraba taallukattan kim varsa 52.000TL danışman maaşıyla devlet kadrolarına doldurursan olacağı da budur.

Résultat de recherche d'images pour "52 bin tl maaş alan sümeyye"
Resmi hiç bir sıfatı olmayan, asla devlet memurluğu yapmamış kızına danışman olarak ayda 52.000TL maaş ödeniyor
Devlet, AKP döneminde, devlet olmaktan çıkartılmış, Rum, Ermeni, Yahudi kökenli, Türk milletine kini olan köktendinci devşirmelerin işgaline teslim olmuş, adı devlet olan bir işletme ortaya çıkartılmıştır.
Bunlar yetmedi, yakalanan silahların haberlerine, resimlerine basın yasağı getirilmesiyle devlet uluslararası suç işlediğini kabul etmiştir.
Bu da yetmedi, düne kadar kendi çıkarları için kalem oynatan kaypak gazeteci Can Dündar Ermenisi bunu “Cemaat-AKP kavgası babında gazetesinde resimleriyle yayınlayınca”, operasyonları bizzat yönettiği artık kendisince dahi inkar edilemeyecek kişi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ulu orta televizyon kanalından, ulusal yayında;
“-“Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gazetecinin Türk İstihbarat Servisi tırlarının Suriye’ye silah taşıdığı haberi üzerine ‘bunun bedelini ödeyecek‘ “ diyerek tehdit etmesi, suçu resmen kabul ettiğinin belgesi olmuştur.
Bu olayın ardından, cumhurbaşkanının avukatları malum gazeteci hakkında “casusluk davası” açmışlardır. Bu da suçu resmileştirmiştir.
Olay bütün dünya basınına yansımış, ülkemizin cumhurbaşkanı resmen “suçlu” ilan edilmiştir.
Bu da yetmemiş, bu gün Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan “Dünya Liderleri Toplantısında” olay gündemin merkezi olmuş ve Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, (haber başka yerlerde de var) Türkiye’den açıklama istenmiştir.
Fransa paris Dünya Liderleri toplantısında Mit Tırları soruldu
Bu durumda, Suriye’nin de geçmiş yıllarda yaptığı müracaata istinaden, Lahey Adalet Divanında açılmış davanın hızlandırılmasına geçileceği ortadadır.
Dava görülmeye başlandığında haliyle cumhurbaşkanımız, konumu dolayısı ile, duruşmaya “sanık ya da zanlı” sıfatıyla katılmayı ret edecektir. Hükümet de, “ülkemize komplo kuruluyor” gibi iddialarla en azından gurur yüzünden hükumetçe de teslim etmeyecektir.
Bu defa da Lahey Adalet Divanının yakalanarak getirilmesi kararı çıkartması halinde ya devlet ekonomik baskılar ve işgal edilme tehlikesiyle karşılaşacak ya da, Dünya Polis örgütü olan İnterpol’den gelen bir kaç görevli polisin cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı ellerinde yakalama kararıyla Lahey Adalet Divanına götürme teşebbüsleriyle karşılaşacağız.
En hafifinden ülkemize bir çok ekonomik, siyasi yaptırımlar dayatılacaktır.
Ne büyük bir utanç değil mi?
Oysa bu rezilliğin tek sorumlusu da kendi hükumeti bile değil, kendisidir. Zira o ne karar verirse ertesi gün hükumet Noter gibi isteğini yasalaştırmaktadır. Hükumet olarak değil, “13” yıldır, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi kurumu olarak çalışmıştır.
Cumhurbaşkanının alenen bir gazeteciyi, prtaya çıkardığı suç olmasına rağmen tehdit edip dava açması, uluıslararasında ülkemizi de kendisini de terör suçlusu ilan etmiştir. Bu tehdit, açıkça suçun ikrarıdır.
Böyle bir utanç sahnesi yaşanırsa, bu utanç, milletimizi bağlamayacaktır. Hükumeti ile kendilerinin sorumlu olduğu bir rezilliktir, devleti küçük düşürmekten, komşu devletler hakkında yasa dışı olarak düşmanca faaliyet yürütmekten,, ülkeyi açık işgal ortamına sürüklemekten, nüfuz ticaretiyle bu silahlardan şahsi gelir temin etmekten bir davanın açılması, görevi süresince ailesinin ve şahsı adına geçirilmiş edindiği tüm malvarlıklarına da el konulması devleti büyük bir badireden kurtaracaktır.
Aksi halde yandı gülüm keten helva..
“Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmazmış” Der, atalarımız. Sen yılların tecrübesine sahip bürokratları kov, hısım, akraba devleti kur, olacağı da budur.
“Etme cahille sohbet, vur kıçına tekmeyi çekmesin zahmet” derler ya, işte cumhurbaşkanı ve hükumetinini düştüğü durum aynen , cahilliğin iktidar edilmesidir ve cehaletin sorumluluğu da ağırdır, deyimde olduğu gibi. Cumhurbaşkanı, saydığım en basit hataları yaptırarak, kendisini de devleti de bu hallere düşürenlerden şimdiden hesap sorsa iyi olacak.
Yakında buna fırsatı olamayabilir.
Türkiye’deki seçim sistemine zaten ne halk ne de yabancılar güvenmiyorlar.” Ben halkın seçtiği önderim” teranesini de kimse takmaz.
Takdir milletindir.
Hani bir “derin devlet” vardı, her şeyi gören, hesap soran.
Nerde bu devlet yav?
Sesi soluğu gitti de iyicene…
Ben yazımı bitirinceye kadar Birleşmiş Milletlerden açıklama geldi;
“Birleşmiş Milletler’den (BM), Cumhuriyet gazetesinin MİT TIR’larıyla mühimmat taşındığına ilişkin yayınlanan görüntülerle ilgili olarak, “Hangi taraf olursa olsun, hiç bir şekilde Suriye’de savaşan gruplara silah yollanmasına karşıyız” açıklaması geldi.
Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/