Gazete insan: “Siz buna ‘intihar’ diyorsunuz ama ben ‘cinayet’ diyorum!”

28 Mayıs 2017 Pazar

“Siz buna ‘intihar’ diyorsunuz ama ben ‘cinayet’ diyorum!”



“Siz buna ‘intihar’ diyorsunuz ama ben ‘cinayet’ diyorum!”
“Siz buna ‘intihar’ diyorsunuz ama ben ‘cinayet’ diyorum!”

Kuzey İrlanda Maze Hapishanesi’nde IRA militanlarından Bobby Sands ve arkadaşları açlık grevi kararı aldıklarında, Bobby Sands ile kendisini görmeye gelen rahip arasında şöyle bir konuşma geçmişti:

“Ölerek ne anlatabileceğini sanıyorsun?” “Hayata saygım olmadığını düşünmenizi istemem. Yaşama, doğaya saygı duyuyorum ve özgürlüğü arzuluyorum. Ama hayatın nasıl bir şey olduğunu bilmeden yaşamaya katlanamam…” “Ama bu hiç normal bir davranış değil, Tanrı katında buna hakkınız yok.” “Bu koşullarda nasıl ‘normal’ olmamı beklersiniz ki? Bu iş buralara gelmeyecekti de ne olacaktı? Hayatım benim her şeyim. Özgürlük benim her şeyim. Buna hakkımız olduğunu düşünüyorum.”“Tek seçenek hayatını tehlikeye atmak olmamalı, bu kadar inançsız olmamalısın.” “İnançsız değilim; bu davaya sarsılmaz bir inanç besliyorum. Hayatımı tehlikeye atmak tek seçeneğim değil ama şu anda doğru olan bu. Burada öylece hiçbir şey yapmadan bekleyemem. Bunu vicdanım kaldırmaz. Hayır. Burada hiçbir şey değişmiyor. Hiçbir şey olmuyor…” “Sen zaten ölmeye karar vermişsin… Ama sırf birkaç ‘terörist’ öldü diye iktidarın geri adım atacağını hayal ediyorsan önceden ölümü kabullenmişsin demektir. Belki yirmi kişinin ölümünden sonra İngilizler pes edecekler ama bu neden senin umrunda olsun ki, sen zaten ölmüş olacaksın?” “Bizim burada ‘yaşadığımızı’ mı düşünüyorsunuz? Son dört yılı geçirdiğimiz bu cezaevinde neler yaşadık? Vahşet. Aşağılanma. Bütün temel haklarımız elimizden alındı. Hayır, bu yaşamak değil! Bu bir savaş. Ölüm kalım savaşı. Önceden ölümün kabul edildiği. Evet ölmüş olacağız. Ama bizim küllerimizden yeni bir kadın ve erkek nesli doğacak. Hatta bizden daha azimli ve daha kararlı. İnançlarımız var ve siz beğenseniz de beğenmeseniz de çok güçlüler… Sizler bizimle bir arada, insanca yaşamaya korkuyorsunuz. Barışı konuşmaya korkuyorsunuz. Siz buna ‘intihar’ diyorsunuz ama ben ‘cinayet’ diyorum, aramızda böyle bir fark var. Siz çocukken güvenli evlerinizde top oynayarak büyüdünüz; biz sürekli yakıp yıktıkları evlerimizi onarmaya çalışarak büyüdük, aramızda böyle de bir fark var… Ben çocukken bir kır koşusu müsabakasına katılmış ve birinci olmuştum. Bizi sürekli küçümseyen bütün o İngiliz çocuklarını geride bırakarak yarışmayı kazanmıştım. Bitiş çizgisini geçtiğim zaman beni tutmasalardı koşmaya devam edecektim. Koşmaya hâlâ gücüm vardı. Anlıyor musun?”
Anlıyor musunuz?

Ankara’da yaklaşık 200 gündür direniş halinde olup, 70 küsür gündür de açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işlerine geri dönebilmek için verdiği mücadele ile Dersim’de Kemal Gün’ün oğlunun kemiklerini almak için sürdürdüğü açlık grevi de insanca yaşamanın, eşitliğin, barışa susamışlığın mücadelesidir.

OHAL kapsamında çıkarılan KHK’larla vatandaşlık haklarının önemli bir kısmını gasp ederek on binlerce insanı mesleğinden ihraç edip, açlığa mahkum ettiler. İşten attılar, ne burada iş bulsunlar, ne de yurt dışına çıkıp hayatlarını sürdürsünler diye pasaportlarını da iptal ettiler. Binlerce insanın çalışma hakkını elinden aldılar. Geçimsiz kalıp yaşamı sürdürememe korkusunu yaymaya çalıştılar. İşsiz bırakarak biat ettirmek istediler ve biat ettirmeye çalışıyorlar. Çalışma hakkının ihlalinin yaşam hakkının ihlali olduğunu unutuyorlar.

Açlığa mahkum etmeye çalıştıkları akademisyenlerden Nuriye ve Semih ise “Siz bizi açlığa mahkum ettiniz. Peki o halde sizin istediğinizi yapıp dünyanın gözü önünde öleceğiz.” diyerek başladılar açlık grevine.

Onları işsizliğe, açlığa ve mesleki ölüme mahkum edenlere karşı başka bir yaşamın mümkünlüğüne olan inançlarıyla “Beni sen değil, ancak kendim öldürebilirim” diyerek yatırdılar bedenlerini açlığa.

“Açlık grevi bir çığlıktır. İnsanların kendisine katılmaya ve harekete geçirmeye çağırır.” diyor Nuriye Gülmen ve ekliyor ardından “Hiçbir tablo, bedenimizin erimesi bile 150 bin kamu emekçisinin işten atıldığı ve tek sesin çıkmadığı bir ülke tablosundan iyidir.”
Adaletsizliğe alışmamak için, daha yüksek sesle bir şeyler söyleyebilmek için, tüm kamu emekçileri için; bedenleri zayıfladıkça, direngenlikleri güçleniyor.


Bir yanda işlerine geri dönebilmenin açlığı, bir yanda ise çocuğunun kemiklerine ulaşabilmenin açlığı eti kemiği eritirken; çukurlaştırıp gözleri, dudakları kuruturken kritik noktayı çoktan aşıp Kemal Gün’ün 83 günlük açlık grevinin ardından oğlunun kemiklerinin teslim edileceğinin açıklanmasıysa kazanmanın yolunun direnmekten geçtiğini göstermiş oldu.

F tipi cezaevlerine ve cezaevlerindeki işkencelere, kötü yaşam koşullarına karşı sürdürülmüş, dünya tarihinin en uzun ve en büyük kayıplı ölüm oruçlarına tanıklık etmiş bir ülkede, insanın kendi bedenini egemen karşısında bir silaha dönüştürmesinin tarihidir bu.

Gelecekle geçmiş arasında, ölüm ile yaşam arasında bu kadar ince bir çizgi varken Bobby Sands’ın “Hayatım benim her şeyim. Özgürlük benim her şeyim! Hayatımı tehlikeye atmak tek seçeneğim değil ama şu anda doğru olan bu. Burada öylece hiç bir şey yapmadan bekleyemem. Bunu vicdanım kaldırmaz.” sözleriyle, geçmişten bugüne verilen mücadelenin açlık savaşı değil onur savaşı olduğunu unutmadan ve küllerinden yeni bir kadın ve erkek nesli doğacağına olan inançla, bir kez daha bedenlerini açlığa yatıranlara selam olsun!

Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/