Gazete insan: “Eşekli kütüphaneci”den alacağımız çok ders var

16 Mayıs 2017 Salı

“Eşekli kütüphaneci”den alacağımız çok ders var





“Eşekli kütüphaneci”den alacağımız çok ders var
Bundan iki hafta önce kaleme aldığımız bir yazıyla, “Aydınlanmış Toplumlar Neden Geriler” başlıklı makaleyle, içinde bulunduğumuz toplumsal, siyasal ve kültürel sefalete dikkat çekmiştik.


Ne yazık ki (veya iyi ki) içinde yaşadığımız koşullar, sadece ülkemize özgü değil, aksine ve istisnasız olarak bütün dünya ülkelerinin içinde yaşadığı koşullardır.
Bu duruma dikkat çekmek, içinde bulunduğumuz toplumsal-kültürel sefalete parmak basmak ve uyarılar yapmak karamsarlık yaymak değildir. Amacımız bu yazılarla toplumu uyarmak, bilinçleri sarsmak ve uyanış dalgasına katkı sağlamaktır.
İki hafta önce konuyu felsefi bir boyutta tartışmıştık; bugün aynı konuyu başka bir açıdan ele alacağız.
Herkesin aklındaki şu soruyu yanıtlamaya çalışacağız:
Peki bu durumda ne yapmalı?
Bir örnekle başlayalım!
YIL 1943….
Genç Mustafa Güzelgöz’ün tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. O da amirlerine durumu bildirir.
– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne edeyim?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir ve bu fikri eşiyle paylaşır. Eşi önce “Deli misin sen?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını takdir eder, fikri kabullenir.
O dönemde,koltuklarına yayılmış amirlerinin çıkardığı tüm engelleri, bin bir güçlükle de olsa, tek tek aşar…
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. Üzerine “Kitap İare Sandığı” yazdığı (kalınlıklarına göre 180-200 kitap sığan) iki sandığı eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Dolaştığı köylerdeki çocuklar şaşkındır… Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitaplar tutuşturur. Düşünün, Noel Baba gibi…
Noel Baba hayali, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var…
Eşek de gerçek, Mustafa Amca da…
Bu hikayenin bir de Fakir Baykurt versiyonu var. Sanki bu daha gerçek.
Fakir Baykurt ışıklara karışmadan önce son kitabı olan Eşekli Kütüphaneci üzerinde çalışmış. Kitabı kızı Işık Hanım yayıma hazırlamış. İşte bu kitap, herkesin alıp okuması gereken kitapların başında gelir.
Neden?
Sadece Eşekli Kütüphanecinin hikayesini okumak için değil kuşkusuz, aynı zamanda Fakir Baykurt’un usta kalemiyle satırların arasına sıkıştırdığı bilgece öğütlerini de okumak, ders almak için…
Fakir Baykurt’un kitaplarıyla çocuk yaşlardayken tanışmıştım. Hiç unutamam… Nereden bulmuşsa, Mustafa Dayım elinde Yılanların Öcü’yle çıkıp gelmişti evimize. Sanıyorum yıl 1971 veya 1972’ydi. O gün bugün Fakir Baykurt’u elimden bırakmam ve her fırsatta kitaplarını okurum. Bu yazıyı yazmak için de Eşekli Kütüphaneci’yi alıp okudum. Bunu da şunun için anlatıyorum, birçok ebeveyn çocuklarının olmayan okuma alışkanlıklarından şikayet eder durur,amma velakin,örneğin eline bir Fakir Baykurt kitabı almaz, evine onun kitaplarını sokmaz. Ne yazıktır ki, Fakir Baykurt, kitaplarından birinden uyarlanan bir diziyle rağbet görür; o da o kitabı görür. Ne zavallı durumdayız değil mi?
Sorumuza geri dönelim o halde:
Peki bu durumda ne yapmalı?
Bir diğer örnekle devam edelim!

2000’Lİ YILLAR
Peki, nereden geliyor bu nitelikli yazar ve romanlara karşı yabancılık?
Kuşkusuz Orhan Pamuk’tan dolayı değil, fakat o da bundan birkaç yıl önce bir mecmuaya verdiği bir röportajda, artık kütüphanesinde köylü edebiyatı namına hiçbir şey bırakmadığını, onları ayıklayıp eskiciye verdiğini anlatmıştı.
Bunu Marquez duysaydı; Heinrich Böll bilseydi eline sopayı alırdı herhalde…
Peki şimdi Mustafa Güzelgöz olayına neden değindik?
Bundan iki hafta önce Beylikdüzü Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren “Ece Ataer Kitap Okuma Atölyesi“nin davetlisi olarak Beylikdüzü Belediyesinin Toplantı Salonunda “Aydınlanma ve Ütopya” temalı bir konuşma yaptım.
Gördüğüm manzarayı anlatayım…
29 Nisan ve günlerden Cumartesi.
İstanbulluların uzun süredir hasret kaldıkları güneşli bir gün…
Herkes alışverişte, çarşıda, kırda bayırda, fakat 100’ün üzerinde kitapsever, okur, güler yüzlü insan toplantı salonunu doldurmuş… Üstelik yüzde doksanı da kadın…
Özel olarak toplantı salonunu dolduranların değil, fakat hepimizin bir kusuru var, toplantıya gelenlerin ezici çoğunluğu orta kuşaktan. Genç kuşaktan sadece birkaç güler yüzlü kızımız var…
Bu, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken temel zaaflarımızdan biridir, toplum olarak en zayıf noktamız, aşil topuğumuz, yumuşak karnımız burasıdır…
Köy Enstitüleri destanını bilmeyenimiz yoktur. Kuruluşunu, etkisini ve kapatılışını… Yıllardır ağıtlar yakarız bu okulların kapatılmasının ardından. Konuya ilişkin sempozyumlar düzenlenir, toplantılar yapılır, sergiler açılır. Bütün bunlar yapılır yapılmasına da, bir şeyin üzerinden atlanır…
AYDINLANMA AMA NASIL?
Cumhuriyet Devriminin Halk Evleri, Köy Evleri, Köy Enstitüleri gibi yoksul halkı aydınlatmak için bir dizi program ve çalışması vardı. Toprak Uyanırsa romanında Şevket Süreyya Aydemir, devrimci bir öğretmenin yoksul halkı nasıl uyandırdığının hikayesini anlatır ki ben de bir yazımda bundan bahsetmiştim
Ama bunlar Cumhuriyet döneminin ihtiyaçları ve yöntemleriydi. Şimdi yeni yöntemler bulmak gerekiyor…
O halde sorumuzu değiştirerek tekrar soralım:
Peki bugün bir şey yapılabilir mi?
Tabii ki yapılabilir ve bu yazıyı yazmamdaki amaç da budur.
Bir halkın aydınlanması, esas olarak bir kuşağın aydınlanmasıdır…
Kazanılan mücadelelerin hukuk, siyaset, kültür, edebiyat, ekonomi ve eğitim alanında etkisi ve izi mutlaka olur. Bu başarıların bir kısmı kalıcılaşırken, insan davranışını belirleyen, eğitim, kültür ve sanatın izleriyse, eğer tedbir alınmazsa, zamanla silikleşir.
Siyaset, üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki yozlaşma ve bozulma, kendisini en çok kültür, sanat ve edebiyat alanında ortaya koyar. Çünkü yaşamın izleri, renkleri esas olarak burada görülür. Siyaset yönlendirici konumunu kaybedince ekonomik ilişkilerde yozlaşma, bozulma da kendiliğinden gelir;baskı, hurafe ve eşitsizlik toplumun her alanına yayılınca kültür namına bütün kazanımlarımız da bir çırpıda yok olup gider.
Fakat bu süreci tersine çevirmek mümkündür…
Ama nasıl?
Büyük Aydınlanmacı Immanuel Kant, Überdie Erziehung (Eğitim Üzerine) adlı eserinde hayvanların değil, insanların eğitime ihtiyaç duyduklarını söyler. Hayvanlar genetik kodlar üzerinden davranış normları edinirken, insanoğlu ise davranış normlarını (sonradan yarattığı) toplumsal yaşamın geleneklerinden, kurallarından, alışkanlıklarından daha da önemlisi eğitim ve bakımla edinir.
İnsanoğlu ısı üreten bir sobaya benzer. Soba kullananlar bilirler. Sobaya bakım yapmazsanız; külünü almazsanız, borularını temizlemezseniz, tuğlalarını değiştirmezseniz; o işlevini yitirmekle kalmaz, evinizin en önemli köşesini de işgal ederek yaşam alanınızı daraltır. Kömürünüzü israf ederek sizi gereksiz bir külfete sokar. Hatta çok kez görüldüğü gibi yangına da sebebiyet verebilir ki bir anda bütün varınızı yoğunuzu kaybedebilirsiniz…

Nasıl? Türkiye’nin durumuna benzemiyor mu?
Yeni kuşaklar da böyledir. Eğer onları sürekli, usanmadan ve yılmadan eğitmez ve bakımını yapmazsanız; onlara çağdaş değerler kazandırmazsanız; kültürel, sanatsal, sportif etkinliklerle vicdanlı, diğerkâm, alçakgönüllü, cömert, paylaşımcı, insancıl, dost canlısı, eşitlikçi, sorgulayan ve yaratıcıbireyler olmasını sağlamazsanız geleceğiniz harap olmuş demektir. Bakın etrafınıza ve geldiğimiz yeri görün.
Paulo Freire adında Brezilyalı birfilozof-eğitmen var. Türkçede birçok kitabı var… Ezilenlerin Pedagojisi adıyla çıkanı en önemlisidir.
Onlarca yıl, varoşlarda, gecekondu mahallelerinde ezilen kitlelere bilinç taşımak, onları aydınlatmak için çaba harcayan Freire’nin insanın nasıl dönüştürüleceğine dair müthiş deneyimleri var.
İnsanoğlunu aydınlatmak için ona doğruları, gerçekleri anlatmak yetmez; onun bizzat kendi deneyimi ve pratiği içinde bilinç kazanması, yani aydınlanması gerekiyor. Bunun yolu da yıllarca, hatta kuşaklar boyunca, ezilmiş, horlanmış, özgüveni yok edilmiş ve sürekli yüzüne bir hiç olduğu söylenmiş, hep yönetilmeye alıştırılmış bu insanları; kendi kaderini belirleyen, başı dik, sorgulayan ve kendi emeğine dayanarak kendi hayatını kendi eline almayı bilen insanlar haline getirecekyöntem ve araçlar bulmaktan geçiyor. Freire bunun üzerine çalışmış ve başarılar da kazanmıştı.
Şimdi Ece Ataer’e yeniden gelirsek…
Ece Ataer, çeşitli gazete ve dergilere edebiyat hakkında yazılar yazan bir Türkolog…
Beylikdüzü Belediyesi bünyesinde 100’ün üzerinde insanın katıldığı ve birkaç gruptan oluşan bir okuma atölyesi kurmuş. Atölyenin çalışmalarına katılan okur sever insanların bir kısmı zaten okuma alışkanlığına sahipmiş, ancak yine de birçok insan bu atölyede hem okuma alışkanlığı kazanmış, kazanmakta hem de kitap değerlendirmeleri eşliğinde hangi kitapların,nasıl okunması gerektiğini bizzat kendi pratiği içinde öğrenmiş, öğrenmekte. Tabii ki bu insanlarınbir kısmı, şimdi çeşitli alanlarda yazmakta,bir kısmı da yazar adayı olmak için çaba göstermekteler.
Bu türden etkinlerin düzenlenmesi, grupların kurulması kendiliğinden olmaz. Bildiğimiz gibi bu türden etkinliklere katılanların büyük bir kısmı birkaç hafta sonra düzenli katılımı terk eder ve işler de gittikçe tavsar. Sonrası malum… Grup kendiliğinden dağılır ve sonra yeni bir grup girişimi daha başlatılır. İşte bu okuma grubu böylelerinden değil…
İnsanlar istikrarlı bir şekilde bu etkinliğe kan vermekte ve kan almakta…
Peki, bu etkinliğin anlamı nedir?
Bu türden etkinliklerin birkaç yararı vardır. Birincisi bu bir “sivil toplum” hareketidir. Sivil toplum ibaresini tırnak içinde aldım, çünkü 80’li yıllarda bu ifade çok yıpratıldı. Halbuki, hem Hegel hem de Marx bu terimle gerçek siyaset arenasına dikkat çekmişlerdi. Ama bizde farklı kullanıldı.
Neyse, kısacası bu bir sivil toplum hareketidir. Gücünü kendisinden alır ve gücünü toplumsal alanda etkin olmak için birleştirir ve kullanır. Türkiye’nin buna acilen ihtiyacı var. Eğer siyasi ve toplumsal bir mücadele kazanılacaksa, bunun günlük hayatımıza nüfuz eden, doğal hayattan çıkan bir sivil toplum ayağı olmalıdır. Siyaset iktidar meselesidir ve esas olarak da partiler tarafından yapılmaktadır. Sivil toplum örgütleri ise toplumsal-kültürel dokuyu belli bir yaşam tarzı için dönüşüme uğratan “yumuşak araç ve kuruluşlardır”. Ece Ataer Okuma Atölyesi tam da böyle bir girişimdir.
Önce azimle, kararlılıkla ortaya bir amaç koymak; sonra bölgedeki belediyelerin, çeşitli devlet kurumlarının imkanlarını seferber etmek; faaliyetlere insan çekerek onların kendi deneyimleri içinde yılmadan gelişmesini sağlamak… İşin bütün sırrı budur…
Halkımızın bir deyimi var: “Taş olduğu yerde ağırdır”. Her duvar ustası bilir ki her taş her yere uymaz. Sizin bildiğiniz en iyi taş bile her yere uymaz. Beğenmediğiniz taş, öyle zaman gelir ki bir anda “bulunmaz Hint kumaşı” oluverir.
Yani demek istediğimiz şudur: birincisi, herkes önce bulunduğu mekanda, coğrafyada, kentte ve köyde; ikincisi herkes hayatının gerçek alanında, yani yapay olarak yaratılmayan bir alanda, ne iş tutuyorsa o alanda; üçüncüsü herkes en iyi bildiği alan ve konuda halkla bütünleşerek kitleleri aydınlatmak ve seferber etmek için çabalamalıdır. Bunu yaparken de hem kendisinin, hem katılımcıların hem de belediye ve kurumların bütün olanaklarını seferber etmelidir. Bütün bunların da bir ürün vermesi lazımdır, yoksa bu türden çabalar kısa bir süre sonra dinamizmini kaybeder ve topluluklar dağılır.
İçinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemi, üstümüze üstümüze gelen kara dalgaları tersyüz ederek dalga dalga aşabiliriz… Yeter ki isteyelim…
Türkçede harika bir deyim var: “bu iş tuttu!” Bir mayanın, bir aşının, bir fidanın, bir dikişin tutmaması için hiçbir neden olamaz. Yeter ki yöntemi bilelim ve isteyelim…
Bunun önemini, çağdaş bir “Eşekli Kütüphaneci” olan Ece Ataer örneğinden hareketle bir kez daha vurgulamayı gerekli görüyoruz:
Dalga dalga yayılmak, toplumun hücrelerine nüfuz etmek, insanları içinde bulundukları durumun bilincine vardırmak, aydınlatmak ve onların konumlarını değiştirmelerine yardımcı olmak ve böylece bütün toplumun değişmesine ön ayak olmak mümkündür…
Yeter ki isteyelim ve Ece Ataer örneğini uygulayalım…
Girişimcive yaratıcı ruha yeniden ihtiyacımız var!
Herkes bulunduğu yere yenilik katmalıdır. Mutlaka bir adım atmalıdır. Yaptığımız işler ilerlemiyorsa, sıkıntılar baş göstermişse, işler olduğu yerde kalıp duruyorsa, o zaman bizde bir uyuzluk var arkadaş!
İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Atatürk’ün Cumhuriyetini böyle kaybettik, Cumhuriyet’i yeniden ve hatta daha ileri bir noktada ise bu örneklerle, çalışmalarla kurabiliriz…
Yapabiliriz…Yeter ki isteyelim…
Not: Bu yazı kapsamında kullanılan görseller değerli ressamlarımız İbrahim Balaban ve Kubilay Dağdeviren’e aittir, kendilerine teşekkür ediyoruz.

Sadık Usta
Odatv.com


Daha fazlası için
Facebook İNSAN 'ı Beğenin
insan
https://www.facebook.com/insaninsanca1/